GÖZLEMEVİ

GÖZLEMEVİ

  • 37. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, geçtiğimiz ayın son günü Daniel Barenboim yönetimindeki La Scala Filarmoni Orkestrası’nın konseriyle son buldu. Bu yıl, La Scala Filarmoni dahil...


    37. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali, geçtiğimiz ayın son günü Daniel Barenboim yönetimindeki La Scala Filarmoni Orkestrası’nın konseriyle son buldu. Bu yıl, La Scala Filarmoni dahil, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Kurumsal İletişim Direktörü İdil Kartal’ın içtenlikli yardımları; Bell Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Guido Manzini ile Organik Holding A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Aldo Kazlowski’nin özel ilgileriyle, daha önceden kendimce festivalin “Kare As”ı olarak bellediğim dört konserinde ve festivalin açılış dinletisinde bulunma olanağını yakaladım. Ve her keresinde, tüm sponsorlara, tüm yönetenlere içimden/dışımdan teşekkürler ettim.
    Festival, Sascha Goetzel yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın “eh” düzeyinde icra ettiği Mendelssohn’un “Bir Yaz Gecesi Rüyası” ile açıldı. Akşamın ikinci bölümündeyse Stravinsky’nin “Ateş Kuşu Suiti”nden bölümler dinledik. Parçaya Viyana Devlet Balesi Baş Dansçılarından Gregor Hatala, Karina Sarkissova ve Mihail Sosnovschi eşlik etti. Haydi Sarkissova’yı es geçeyim, ama diğer iki dansçı ve koreografi inanın yüreğimi burktu. Koreografın, modern adımlar ve klasik bale tekniğini bir bütün olarak sunmasına sözüm yok da, dansçının koreografiye kendinden hiçbir şey katamamasına ne demeli? Ben bir şey demedim. Prens Igor’un (Hatala) hareketleri hiç doğal değildi ve Sosnovschi, “Büyücü Kashechei” karakteri ile müziğin tınıları arasında bir türlü uyum sağlayamadı. Akşamı, orkestranın bis parçası olarak çaldığı Ulvi Cemal Erkin’in “Köçekçe”si kurtardı.
    Açılış konserinden on bir gün sonra beni yeniden Aya İrini’ye sürükleyen “Kare As”ımın ilki “Bir Barok Ziyafeti” başlığını taşıyordu ve Trevisolu İtalyan topluluk Sonatori De La Gioiosa Marca eşliğindeki 28 yaşındaki Viyolonselist Sol Gabetta, özellikle Vivaldi eserlerindeki yorumlarıyla İstanbullulara gerçek, ama tam anlamıyla gerçek bir ziyafet sundu.
    Sol Gabetta dinletisinden iki gün sonra, bu kere Music’in “Tüm Zamanların En Büyük 20 Tenoru” arasında sıraladığı Juan Florez’i ayakta alkışladım, avuçlarımı acıtırcasına birbirine çarpıp Florez’in sekiz kez daha sahneye gelmesine katkı sağladım. “Tiz do”lardaki tekniğine kimseler gibi ben de inanamadım ve de inanamadan galiba yedi kadar “tiz do” saydım. İnanılmazdı. Bilenlere sordum, soruşturdum yanılmamıştım.
    Bir başka akşam, dünyanın en iyi keman virtüözlerinden biri olan Anne-Sophie Mutter ile piyanoda Sir Andre Previn’i ve viyolonselde Lynn Harrell’i tapınır gibi nefessiz dinledik/izledik. Seksenlik Previn’in piyanonun tuşlarında uçuşan parmakları… Harrell’in Mozart’ın “Piyano Üçlüsü”nün Allegretto bölümünde Mozart’ın karakteristik özelliklerini vurgularcasına yay çekişi… Ve Anne-Sophie Mutter’in dokuları parlak bir biçim ve biçem içinde birleştiriciliği…
    Festivalin son akşamı ise, Daniel Barenboim ve La Scala Filarmoni Orkestrası, hiç abartmadan söylüyorum, Lütfü Kırdar’ı dolduranların tümünü havaya uçurdu, zevkten “berhava” etti. Eee, bu arada kolay kolay “La Scala” olunamayacağına da tanık olduk. O ne Beethoven Do Minör Piyano Konçertoydu öyle? O ne değişik, o ne alışılmadık yumuşaklıkta bir yorumdu? Koskoca bir filarmoni orkestrası bu kadar mı uyum içinde olurdu? Şaşkınlıktan donduk.
    Kapanış akşamının ikinci bölümündeyse Berlioz (1803-1869)’un Fantastik Senfoni’sini dinledik, hatta dinlemedik emdik, içtik. “Hayaller, Tutkular” başlığını taşıyan birinci bölüm başlarken sağ yanımda oturan sevgilimin sol elini tuttum. Gözlerimin içinde, yüzünü eserin icrası boyunca yüzüme yakın bulundurdum. Eserin Largo bölümü, ona duyduğum özlemi dile getirmeme vesile oldu. Kemanlar, sevgilimi tanımlayan leitmotivi (nakaratı) duyurdu. Allegro’da flüt ve keman mükemmel bir temayla sevgilimin yüzünü resmetti. Tutkulu yan temalarda acılar, korkular, kıskançlıklar…
    Allegro, ma non troppo’da bir davetteydik, dans ettik. Leitmotiv değişti. Sonra “Kır Sahnesi” başladı. Kırda, sevgilimi çimenlerin üzerine uzanmış olarak düşledim. Korno ve obua, yaylıların eşliğinde oradaki iki çobanı söyleştirdi. Kendi yatağında usul usul ve sakin akan melodi keman ve flütlere geçti. Derken baslarda duyulan gizemli bir figür bu fevkalade pastoral havayı bozdu. Gene de, klarnetin sesi ortamı sakinleştirdi, ama kornonun sunduğu ezgiyi sert vuruşlu davullar yanıtlayınca yürekler dağlandı. Gün battı.
    Düşümde sevgilimi öldürmediğimden ve öldüremeyeceğimden dördüncü bölümün öyküsünü kafamdan sildim, Berlioz’un tınılarındaki sihrin derinine sindim. Sinirli halkın çığırışları, baslarla duyurulan idam hükmü teması ve kalabalığın tiz klarnet sesiyle kesilen uğultusu… Beşinci bölümle birlikte artan garip tınılar, inlemeler, insanı iğdiş eden kahkahalar, uzaktan duyulan çığlıklar… Önce flütlerde, sonrasında sürdinli kornolarla verilen horoz sesleri... Ölüm Duası (Dies Irae)... Tuba ve fagot bu törensel koral ezgiyi pek bir güzel duyumsatırken aniden çılgın bir rondo, yani “cadı dansı (Ronde du Sabbat)” başlamaz mı? Başladı. Veee çılgın fortissimo… Kıpır kıpır bir final…
    O gece, Daniel Barenboim ve La Scala Filarmoni Orkestrası’nı herkesle birlikte ben de dakikalarca ayakta alkışladım. Sevgilim “Bravo” diye avazı yettiğince birkaç kez bağırdı. Bir hostes Barenboim’e çiçek sundu. Barenboim çiçeği aldı, teşekkür babında elini uzattı, ancak genç hostes çoktan arkasını dönüp kaçmıştı. “Bu çiçeği neden İstanbul Müzik Festivali Direktörü Yeşim Gürer Oymak vermez ki,” diye olağan olarak köpüreceğime, keyiften sevgilimin elini öptüm, öperken içimden: “Ne mutlu duyabiliyorum ve ne mutlu bana ki bu akşam buradayım,” diyerek içime için için mutluluk süzdüm.
    ÜSTÜN AKMEN
    www.evrensel.net