ACIYI anlatmayan sanat olmaz,

ACIYI anlatmayan sanat olmaz,

Derya Alabora’ya, neden karşımıza her defasında baskın, agresif kadın karakteri ile çıktığını sormanın çok yaratıcı olmadığını biliyordum ama tutamadım kendimi. Sormamla zihnimin açılması bir oldu;


Derya Alabora’ya, neden karşımıza her defasında baskın, agresif kadın karakteri ile çıktığını sormanın çok yaratıcı olmadığını biliyordum ama tutamadım kendimi. Sormamla zihnimin açılması bir oldu; aslında hep o tip rolleri oynamıyordu fakat Masumiyet’in Uğur’u bizi öylesine sarsmıştı ki ne oynarsa oynasın Uğur’un etkisinden kurtulamıyorduk. “Sinemadaki ilk gerçekçi kadın karakter” diyor kendisi ya, Uğur için gel de reddet.
Velhasıl, Derya Alabora ile her şey konuşulabilirdi, bunun rahatlık sağlayacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İştah açıcı ama zor…
Biz ne yaptık? Sanatın derdini, memleketin derdine kardık… Günahı boynumuza…

Sizle ilgili bir internet araması yaparken bir blogta (kişisel internet günlüğü) çok komik metinle karşılaştım. Biliyorsunuz bu bloglar demokrasinin son harikaları oldular artık. Blog yazarı, oyunculuğunuzun başarısını teslim ettikten sonra sizin karakterinizle ilgili şüpheleri olduğunu söylüyor; Şaşıfelek Çıkmazı’nda bir adamla birlikteyken bir başkasıyla daha olmuşsunuz, Masumiyet’te de sizi seven adam dışında herkesle birlikte olmuşsunuz. “Gerçek hayatı da oynadığı karakterler gibiyse yazıklar olsun” diyor…
Türkiye’de böyle bir şey var biliyorsunuz, Oktay’a da cenaze kaldırmışlardı ya… öyle tuhaf bir durum var.

Ben de kafadan sizin için “şöyle böyle” diyorlar gibi giriş yapmış oldum ama milletin böyle tribe girmesinin çok gerçekçi bir karakter çizmekle mi ilgisi var acaba?
Belki de… Onu sen gibi algılıyor olabilir.

Televizyonla yeni tanışıyor olsak tamam da… Aynı anda pek çok dizide oynayabiliyor oyuncular, hâlâ karşısındakinin oyuncu olduğunu kavrayamamak neye işaret acaba?
Kenan İmirzalioğlu, Miroğlu diye bir karakter oynamıştı. Sonra da Uğur Yücel’le başka bir polisiye dizi çektiler. Birkaç sene önce Bodrum’da, üstelik Amerika’da yaşayan bir çocuk “Ben çok bozuldum bu işe; Yusuf Miroğlu Uğur Yücel’e nasıl amirim der” demişti. “Evladım ne alakası var; o başka bu başka bir dizi”, “Olmaz, ben o karakteri çok benimsemiştim, böyle bir şeyi kabul edemem” diyordu ısrarla.

“İNSANLAR GERÇEKLİKTEN HOŞLANMIYOR”
Hem diziler farklı hem o kişi Miroğlu değil İmirzalioğlu… Bu kadar kafa karışıklığı olur mu? Kahraman mı arıyor millet acaba?
Evet, galiba. Senaryolara bakıyorsunuz, gerçeklik duygusu çok az bizde. Garip… İnsanüstü, doğaüstü şeyler çok hoşuna gidiyor insanların. Gerçek olmayan şeyler, tuhaf ilişkiler… Ben insanların gerçeklik duygusu taşıyan şeylerden çok hoşlanmadıklarını düşünüyorum, rahatsız oluyorlar onlardan. Masalsı, peşinden koşacakları karakterleri daha çok seviyorlar. Bütün dünya için geçerli belki bu, ama bizde çok daha fazla.

İyilik ve kötülüğün gerçek hayatta olduğu gibi iç içe geçtiği hikayelerden mi hoşlanmıyor insanlar. Mutlak iyi olsun sevelim, mutlak kötü olsun nefret edelim gibi mi düşünüyorlar?
Ben gerçek hayatta normal davranıyorsam o karakteri oynayamam diye düşünüyor herhalde. Ben şimdi üç adam öldürüyorsam herhalde gerçek hayatta da o potansiyeli taşıyor oluyorum.

Demek ki içinizde var ki iyi oynuyorsunuz falan…
İnsanın içinde her duygu vardır, oyunculuk bu duyguları öne çıkarmakla ilgili bir şey. Yıldız Kenter’in bir lafı vardır; “Katili oynamak için mutlaka birini öldürmüş olmanız gerekmez, sineği öldürme duygusunu da büyütebilirsiniz” der. Oyunculuğun esası bu zaten, bütün oynadıklarını hayatında yapıyorsan o oyunculuk olmuyor.

‘NE YAPSAN KİRLENMENE NEDEN OLUYOR’
Gerçekçi şeyleri istemiyorlar dediniz ya gerçekçi olunca kendi hayatlarına benzediği için mi beğenmiyorlar? Ahlakçılıkla iğdiş ediyorlar gerçekçi tiplemeleri. Sanki gerçek dünyada birbirini aldatan insanlar yokmuş ya da hiç görmemişler gibi abartı tepkiler veriliyor…
Aslında bu tavırlar yaşamlarında bu hikayeler olan insanların tavırlarıdır biliyorsun, yani olanı yok saymak. Yanlış yapan insanlar genelde yanlışı eleştiren, abartan, en çok üzerine giden insanlardır; kendisini örtmek için bu yöntemi kullanır. Bizim toplum bilgi toplumu olmadığı için ahlakçılıkla götürüyoruz her şeyi. O ahlakı –her neyse o ahlak ben hiç anlamadım- da kadınla özdeşleştirir toplum. Kadın temiz olmalıdır, ahlaklı olmalıdır… Onların sana yüklediği yerde durmak çok zor olduğundan ne yapsan kirlenmene neden oluyor. İnsanlar öfkelerini birinden çıkarmak istiyor, kadını suçlamak ve cezalandırmak çok kolay tabii. Bir kadın biriyle yatıyorsa bütün ahlaksızlık oradadır. Oysa öbür tarafta birileri hırsızlık yapar, birbirini öldürür.

‘NEDEN MASUM OLUNSUN Kİ?’
Derya Alabora neden hep baskın, agresif, güçlü kadını oynar?
Bir tane rolü iyi oynamışsan o peşini hiçbir zaman bırakmıyor. Zannediyorlar ki ondan başka bir şey oynayamaz, o garanti yani. Sinemada özellikle tiyatroda çok farklı karakterler oynuyorum, ama Masumiyet yüzünden böyle düşünülüyor. Senin oyuncu olarak nereye gidebileceğini gördükleri zaman biraz ürkütücü oluyor galiba insanlar için, korkuyorlar sizden. Türkiye’de zaten o kadar değer verilmiyor ki oyunculuğa, en garanti neyse onun peşinde koşuyorlar.

Masumiyet çok önemli bir film; hem sinemamız hem de sizin için. Herkesi bu kadar çok etkilemesi anlaşılır…
Masumiyet’te anlatılan şey benim için de çok önemlidir. Bir aşkın, bir fikrin, bir ülkenin, neyse… peşinden böylesine tutkuyla koşabilmek… Bedeli ne olursa olsun, her şeyi hiçe sayıp aşkının peşinden gitmesi. Bu çok felsefi bir şey de aslında… Biri var; belki dünyanın en ahlaksız en kötü adamlarında biri, ama kadın onun peşinden gidiyor, giderken de vücudunu da satabilir, her şeyi yapabilir yani. Masumiyet dediğimiz ne? Öyle bir şey yok. Paradoks gibi görünen şeyler hayatın gerçekleri karşısında değişebiliyor. Masum mu? değil, neden masum olsun ki zaten?
Bir şey anlatmaya kalktığın zaman bunu bizim bildiğimiz kadın veya erkek figürleriyle yapamıyorsun. Acıyı ve derdi iyi aile kızları, erkekleriyle anlatamazsın. Orada da acı vardır ama ölçülüdür.
Yüzeysel olarak anlatılabilir belki ama…
Evet, bir şey anlatmaya kalktığında karakterler sertleşiyor ister istemez, bir derdin varsa…

Bu da gerçeklikle ilgili değil mi? Bir olguyu sebepleriyle birlikte anlatmaya kalktığınızda gerçek ve sert bir durum ortaya çıkıyor…
Tabii ki. Ben de böyle şeyleri tercih ettiğim için böyle oluyor. Tiyatroda da gidip vodviller oynayayım falan istemiyorum, manasız geliyor bana. Vodvili küçümsediğim için değil, çok da severim ama ben bunun bir dert için yapıldığını düşünen insanlardanım. Bir film çekiyorsan bir derdin olmalı hayatla ilgili, bir resim yapıyorsan bir derdin olduğu için yaparsın. Büyük ressamlar ve müzisyenler acıları, dertleri olan insanlardır ve o acıdan resim yaparak müzik yaparak kurtulurlar. Acıyı ve eksiklik duygusunu anlatmayan sanat eseri olduğuna inanmıyorum.

Bu derdin içeriği nelerdir, toplum derdin neresinde olacaktır peki?
Aşkı da çocuğunla ilişkini de anlatabilirsin. Hangi konuya el atarsan at, mutlaka toplumsaldır zaten o konu. Türkiye’de kadın aşkını anlattığın zaman bunu toplumdan ayrı nasıl anlatacaksın, mümkün değil. Bende bu tip işler içinde yer almak istiyorum, öbürleri beni kesmiyor. Bence Türk sinemasında ilk çok gerçek kadın karakteri Uğur’dur.

‘ÇOCUKSA TERÖRİST OLAMAZ’
Çocuklar İçin Adalet Komisyonu’na katılıyorsunuz, biraz ondan bahsedelim mi?
Zaten pek çok şeye katılıyorum, ona da katılmam normal. Türkiye’de bir sürü şey oluyor ama bu önüne geçebileceğimiz bir şey. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne ilk imza atan ülkeyiz. 12 ile 17 yaş grubunu çocuk olarak kabul ettiyseniz o terörist olamaz zaten. Çocuk suç işlemez diye bir şey yok ama teröre sokulması çok yanlış. 14 yaşında bir çocuk ne yaptığının farkındaysa o çocuk olmuyor zaten, yetişkin oluyor. Öyle bir ortamda polise taş atmak bir oyun onun için. Evde senin çocuğun da sana karşı çıkıyor. 34 yılla yargılanıyorlar, 3 bin çocuk… Ve bunların yarısından fazlası okuyor. Hepsi okullarından alındılar. Biz okuyarak teşvik etmeye çalışırken ne yapacak bunlar çıkınca? Resmen dağa adam yetiştiriyoruz.

Bir güç gösterisi daha çok galiba…
Meclis’e gittik herkesle görüştük, hepsi hak veriyor ama birbirlerine atıyorlar konuyu. Ama güzel olan herkesin artık aynı fikirde olması.

Kürt sorununun çözümü ve barışla ilgili ilerleme var mı sizce?
Biz pek değişmesini istemiyoruz ama bizim dışımızda birileri istiyor bence. Mesela petrol boru hatları geçecek bölgede terör istemiyorlar.
Bazı şeyleri konuşabiliyoruz artık. Eskiden müthiş bir sansür vardı. Şimdi olan biteni okuyabiliyoruz gazetelerden. Her şeyi hallediyoruz anlamında değil ama savaşarak bir şeyin hallolmadığını herkes gördü artık. Yavaş da olsa bir ilerleme olduğunu düşünmek istiyorum. Hiçbir şey kolay değişmiyor.

‘POPÜLERLİK KEYİFLİ BİR ŞEY DEĞİL’
Belki başka bir Türkiye’de politikayla ilgilenmeyen bir sanatçıya bunun nedenini sorup onu rencide falan ederdik. Ama ülkemizde sanatçının politikayla ilgilenmesi garip karşılandığı için biz maalesef tersinden soralım yine; Çok daha “popüler” olmak mümkünken bundan tırım tırım kaçıyor, kaçarken de her politik eyleme katılıyorsunuz…
Böyle bakıyorum hayata, bundan hoşlanıyorum… Öbür türlüsünün kimseye keyif verdiğine de inanmıyorum. Ben mesela iktidarla ilgili bir yerde durduğumu düşünüyorum. Sanatın da iktidarla ilgili çok tuhaf bir ilişkisi vardır. Hayata daha farklı bir yerden bakmak popülerlikten daha güçlü bence. Üzerindekini çıkarsan popülersin, ya da yanında beş erkekle dolaşsan her gece… Ama bu popülerliğin kalıcı bir tarafı yok. İnsanın tatmin duygusunu karşılayan bir şey değil. Mesela dizilerden büyük para kazananlar da tatmin değiller yaptıklarından, kalıcı şeyler yapmak istiyor onlar da aslında. Maddi olan onlar için de yeterli değil yani.
Daha fazla güç olduğu için yapmıyorum ben ama çocuklar için bir şey yapabilmek daha güçlü… Ben hiçbir zaman cazip bulmadım popüler olmayı. İnsanın her şeye sırtını dönüp giyinmeyi falan düşünmesini algılayamıyorum. Yüz karası bir durum yani…

Çağan Irmak’ın ekimde vizyona girecek yeni filmi Karanlıktakiler’de oynadınız. “Annem ve Oğlum” gibi geyikler yapıldı film hakkında magazin basınında. Nedir onun meselesi?
Çok komikmiş “Annem ve oğlum” esprisi. Bir anne-oğul hikayesi evet. Çağan’ın dünyası ve o bunları anlatmak istiyor; bireysel ilişkileri anlatmak istiyor… Çağan’ın bu filmi diğerlerinden daha farklı aslında. Daha başka bir sinema yaptı, bağımsız sinemaya yakın, bir gişe filmi değil. Ama gişe yaparsa Çağan’ı el üstünde tutmak gerekiyor, bu konuyu çok iyi çözümlemiş oluyor.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.