AP seçimleri ve İngiltere’de derinleşen siyasal kriz

AP seçimleri ve İngiltere’de derinleşen siyasal kriz

Birkaç yıl öncesine kadar, “Yeni” İşçi Partisi hükümetinin izlemiş olduğu “başarılı” ekonomi politikalardan dolayı Avrupa’nın “örnek” ülkesi olarak gösterilen İngiltere...


Birkaç yıl öncesine kadar, “Yeni” İşçi Partisi hükümetinin izlemiş olduğu “başarılı” ekonomi politikalardan dolayı Avrupa’nın “örnek” ülkesi olarak gösterilen İngiltere, dünyayı saran ve sarsan ekonomik krizle başlayan kritik dönem içerisinde “Avrupa’nın hasta adamı” olma potansiyelini en fazla taşıyan ülkeler arasında yer alıyor. Bunun sebebiyse, ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik ve siyasal kriz.
ABD’den sonra ekonomik krizden en fazla etkilenen ülke olan İngiltere’de, bu krizle birlikte başlayan İngiliz siyasetindeki kriz; milletvekillerinin usulsüz harcamalarından kaynaklanan yolsuzluk skandallarıyla farklı bir boyut kazanırken, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri sonucunda daha da derinleşti. Örneğin, bu durumdan kaygılı olan İngiltere Sanayiciler Konfederasyonu’nun (CBI) Başkanı Richard Lambert, İngiliz burjuvazisinin sesi olan Financial Times’a geçen hafta verdiği demeçte şunları dile getirdi: “Halk çok öfkeli. Bu anlaşılabilir bir şey. Ama devletin gelecekteki şekli ve rolü konusunda tüm siyasi partilerin katılımıyla alınması gereken önemli kararlar var.”
İngiltere’de gerçekleşen AP seçimlerini önceki seçimlerden ayıran ve İngiliz siyasi krizini derinleştiren ‘üç temel gelişme’den birincisi, İngiltere tarihinde ilk kez seçimler sadece üç ana sermaye partisinin (Muhafazakar, İşçi ve Liberal Demokratlar Partisi) oyların neredeyse hepsini paylaştığı bir seçim olmadı. İkincisi, seçmenlerin sadece yüzde 34.7’si ya da başka bir değişle, 44 milyon 173 bin 690 seçmenin sadece 15 milyon 136 bin 932’si oy kullandı. Üçüncüsü, ulusalcı İskoçya Ulusal Partisi (SNP), Britanya’nın üniter yapısını savunan üç ana sermaye partisinden daha fazla oy aldı.
Yukarıda belirttiğimiz ilk önemli noktaya dönecek olursak; İngiltere tarihinde ilk kez seçmenlerin neredeyse yarısı (yüzde 44’ü) üç ana partiye oy vermedi. Bundan dolayı: 1) İşçi Partisi’nin ve Liberal Demokratların aldığı oy oranında beklenmeyen derecede düşüş yaşandı (İşçi Partisi’nin toplam oy oranı yüzde 15.7 ve Liberal Demokratların oy oranı yüzde 13.7) ve oyların ezici çoğunluğunu toplaması beklenen Muhafazakar Partisi, aldığı oy oranını sadece yüzde bir düzeyinde artırabildi (Muhafazakar Partisi’nin toplam oy oranı yüzde 27.7); 2) Oy sıralamasında dördüncü gelen İşçi Partisi, İngiltere tarihinde hükümette olan bir partinin aldığı en düşük oyu aldı; ve 3) Tepkili ve arayış içerisinde olan seçmenlerin oylarını küçük partilere vermeleri sonucunda, küçük partiler hem oylarını artırdı hem de AP milletvekilleri sayısını çoğalttı.
Küçük partilerin aldıkları oy oranını, bu oyların sebeplerini, etkilerini ve altyapısını doğru veya bütünlüklü bir şekilde incelemekte fayda var. İngiliz medyasının ezici çoğunluğu ve İngiltere’de bulunan bazı sol akım ve güçler, küçük partilerin aldığı oy oranını bütünlüklü bir şekilde değerlendirmeden yoksun bir seçim değerlendirmesi sunmaktalar. Çünkü faşist British Nationalist Party (BNP) ve/veya AP seçimlerinde ikinci olmayı başaran UK Independence Party (UKIP) merkezli değerlendirmeler sunmaktalar. Bu da seçim tablosunun bütünlüklü bir şekilde değerlendirilmesini engellemekte.
AB karşıtlığı ve “temiz politika ve politikacılık” üzerinden oy toplamaya çalışan UKIP, AP seçimlerinde oyların yüzde 16.5’ini alarak ikinci oldu. Şunun hatırlanmasında fayda var: UKIP, 2004 yılı AP seçimlerinde de oyların yüzde 16.2’sini almıştı ama bir yıl sonra gerçekleşen 2005 yılı genel seçimlerinde, oyların sadece yüzde 2.2’sini aldı. Bunun en temel sebebi: UKIP’in salt AB karşıtlığı üzerinden politika yürütmesi. Ek olarak, BNP’nin oylarını artırdığı, İngiltere tarihinde ilk kez iki faşist adayın seçildiği ve faşistlere karşı ortak mücadele edilmesi gerektiği doğru. Ama BNP’nin beklenileninin çok altında oy aldığı da doğru. BNP, küçük partilere giden yüzde 40 civarında olan oyların sadece yüzde 6.2’sini aldı. Seçim öncesi yapılan kamuoyu yoklamalarında BNP’nin oy oranında yüzde 7-10 oranında artış beklenmesine rağmen, BNP’nin aldığı oy oranında sadece yüzde 1.3 artış oldu. Örneğin, BNP Başkanı Nick Griffin, seçildiği kuzeybatı bölgesinde 2004 yıllına nazaran daha az oy alarak seçildi.
Geriye kalan yüzde 34’lük oydan faydalanan partiler ise şunlar: Yeşiller Partisi, Sosyalist Emek Partisi (SLP) ve bazı mücadeleci sendikacıların oluşturduğu No2Eu, Yes to Democracy. Yeşiller Partisi, oylarını en fazla artıran ikinci parti oldu; aldıkları toplam oy oranı yüzde 8.6. Savaş, özelleştirme ve uygulanmakta olan kriz politikalarına karşı bir platform/program üzerinden seçim kampanyasını yürüten Yeşiller Partisi, BNP’den de fazla oy almasına rağmen aynı sayıda Avrupa milletvekilli çıkardı. Yeşiller Partisi’nden sonra oyunu en çok yükselten parti, SLP oldu. Oylarını yüzde 1.1 oranında yükselten SLP (ki bu oran BNP’nin oylarına yükselttiği oranla neredeyse eş değer) bütün eski madenci ve işçi kentlerinde oylarını çoğalttı. Dolayısıyla, “eski işçi kentlerinde yaşayan İşçi Partililer BNP’ye oy verdi” iddiası gerçekliği tam yansıtmamakta. Ek olarak, seçimlere bir ay kala kendisini ilan eden No2Eu, Yes to Democracy, sınırlı zaman içerisinde yürüttüğü sınırlı çalışmaya rağmen 153 bin 236 oy aldı.
Yukarıda da belirtildiği gibi, bu seçimleri diğer seçimlerden ayıran ve İngiltere’deki siyasal krizi derinleştirecek olan bir başka önemli gelişme ise İskoçya’da gerçekleşti. İskoçya’da bulunan Kuzey Denizi petrolünün kontrolü ve İskoçya’nın bağımsızlığı temelinde seçim kampanyası yürüten SNP, İskoçya’da birinci geldi; SNP’nin aldığı toplam oy oranı yüzde 29.1. Bu da 1970’li yıllardan bu yana Kuzey Denizi petrolüne ilişkin İskoç burjuvazisi, SNP ve İngiliz devleti arasında süren çatışma ve çelişkiye yeni bir boyut kazandırmış bulunmakta. 2007 yerel seçimlerinde birinci olan SNP, o günden bu yana İskoçya’nın bağımsızlık ve Kuzey Denizi petrolünün İskoç Parlamentosu’nun denetimi altında olması için İngiliz devletine baskı yapmakta. SNP’nin İskoçya’da birinci olmasının, hem İskoç burjuvazisinin hem de SNP’nin baskı araçlarını geliştireceğini ve genişleteceğini kuvvetle öngörebiliriz. SNP Başkanı Alex Salmond, “İskoçya tarihi bir fırsat yakalamış bulunmakta” dedi. Bütün bunlardan dolayıdır ki aslen İskoçyalı olan Başbakan Gordon Brown, sıkça “İskoçyacılık, Gallercilik değil Britanyacılık ve üniter yapıyı 21. yüzyılda koruyacak olan felsefe Britanyacılık”a değinmekte.
Sonuç olarak, AP seçimlerinin, İngiliz siyasetinin içinde bulunduğu kriz sürecini derinleştireceğini iddia etmek yanlış olmayacaktır. Buna kaynaklık eden gelişmelerin başında ise yukarıda da örneklerle anlatmaya çalıştığımız, insanların İngiltere’deki siyasal yapılara ve onun bekçileri olan partilere yönelik kuşku ve öfkelerinin, İngiltere tarihinde çok az görülmüş bir dereceye varmış olması gelmekte.
VELİ YADIRGI-Day-Mer Genel Sekreteri
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.