Bir cumartesi, bir anne, bir karanfil

Bir cumartesi, bir anne, bir karanfil

Yıllar önce, yaşımın ardında gizli kalmış yaslara ve yasaklara dokunmaya dahi korkarken farkına varmıştım evladını yitirmiş ve yitirebilecek bir annenin yaşadıklarını.


Yıllar önce, yaşımın ardında gizli kalmış yaslara ve yasaklara dokunmaya dahi korkarken farkına varmıştım evladını yitirmiş ve yitirebilecek bir annenin yaşadıklarını. Empati sanatı diye bir şey yaratılalı, artık vicdanlarımız bizi ziyadesiyle rahatsız edebiliyordu. Her acının kemiği bize batıyor ve suskunluk çizilemeyecek bir resim olarak yerleşiyordu ömrümüzün orta yerine. Suskunluk, acısı er geç çıkan bir yazgı gibi durur alnımızda. Ve hepimizin de bir gün susmamaya ihtiyacımızın olduğunu bile bile susuyoruz.
Ne yasları sevdim ne de yasakları. Ve fakat her ikisi de yaşadığımız bu coğrafyanın fatalitesindeki en gerçek şifre olarak yer ediniyordu. Acı karşısında hakkıyla hüzünlenmek ve sevinç karşısında da yeterince keyiflenmek olması gereken iken, bu coğrafyanın anneleri acılarını hep, inadına barışı simgeleyen tülbentlerine bağlayıp sustular. Öyle sustular ki kulaklarımızı paramparça edercesine hem de. Adına susmak diyemeyiz aslında, belki de çığlık çığlığa susmak deyimi buna en uyanıdır. ‘Uzun olur gemilerin direği, Yanık olur anaların yüreği’ diyor bir şarkı. Evet yanık olur anaların yüreği ve hem de bu ateş tüm dünyayı saracak kadardır.
Sonra gün geldi, devran dönmeye çabaladı ve adlarına Cumartesi Anneleri dedikleri birileri çıktı. Tam da vicdanımız bizi terk etmişken, tam da acıların üzerindeki şarkılarımız solmuşken. Bir de baktık ki acı yine aynı ve düştüğü yerindeymiş. Güneşe ve kışa kafa tutarcasına, her cumartesi en temiz ve barışçıl elbiselerini giyinerek ömrümüzün ilk sokağına konuk oldular. Sustukça sıranın ona geldiği ‘papaz’ı bize hatırlatarak susmayın diye gözlerimizin içine bakındılar.
Kimi bir sabah ezanı şafağında yüzleri görünmez fakat ruhlarındaki kirleri ayan beyan olanlar tarafından alındı, kimi bir sokak ortasında kara kaplı camları olan bir arabaya bindirildi ve kimisi de arkadan hem de alçakça öldürüldü. Sonuçta hepsinin de hikayesi neredeyse hep aynı. Faili meçhuller dediğimiz şarkı ve adı bile ölümün haksızlığını anımsatan Kimsesizler Mezarlığı.
Eylemin ilk yıllarında bir Cumartesi Annesi ile görüşmüştüm. Bana anlattıkları, dünyanın tüm sesli ve sessiz insanlarını utandıracak cinstendi. Dağdaki evladının Bingöl’de bir çatışmada öldüğünü çok zaman sonra öğrenir ve cenazesini almak için hareket geçer. Kiraladığı bir minibüsle, baskılardan dolayı kaçtığı İzmir’den Bölge’ye gider. Haberi aldıktan sonra tırnaklarını kesmez artık. Resmi makamlara başvuruları hep cevapsız kalmakla birlikte, yer yer tehdit ve baskıya maruz kalır. Ancak o, evladının tertemiz naaşını almaya kararlıdır. Sonuçta, bir ilçenin kimsesizler mezarlığında rastlar cesede. Oysa kimsesi vardı oğlunun, oysa kocaman bir dünyası vardı, oysa hayalleri, özlemleri ve de umutları vardı. Ama katiller O’nu kimsesiz belirleyip yalnızlıklar sofrasına göndermeyi istemişti. Bir mezar olduğu dahi şüpheli alanı bir süre kazdıktan sonra, kazı işlemini durdurup uzattığı tırnaklarıyla oğlunun cesedine yaklaşmaya çabalamış. “Evladımın aziz ve temiz naaşına kazma-kürekler değmesin” diye. Bir arkeolog edasıyla toprağı eşeledikçe oğlunun kokusuna yaklaşıyor ve içini garip bir sevinç kaplıyordu. Bir yanda oğlunu bulabilme sevinci ve diğer yandan da bulacağı oğlunun ölü olduğu gerçeğinin acısı. Anlatılmaz yaşanır ancak, dedikleri olay bu olsa gerek. Emeği boşa gitmemiş ve kimsesi olan oğlunun cenazesini o izbe kimsesizler mezarlığından alıp hak ettiği bir yere gömmüştür. Bu hikayeyi duyduğumda, kendimden, sevinçlerimden ve de gülümsemelerimden utanmıştım.
İşte, şimdilerde Diyarbakır’da, Adana ve başka diğer bölgelerde kaybedilmiş ve öldürülmüş yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri’nin sadece birisinin kısa hikayesi bu. Ve bizler de seslerine ses vermeliyiz artık. Artık diyorum zira geciktik bile buna. Hepimiz hayatımızda bir defa da olsa onların acısına ortak olmak adına onlara kırmızı karanfiller sunabilmeliyiz mesela. Çektikleri acıya ortak olabilmeli ve susmamalıyız. Bilmeliyiz ki, vahşetin hâlâ kol gezdiği öyle bir yerde yaşıyoruz ki sustukça sıra bize de gelebilecek. Tepkisiz kalarak, susarak ve de suya sabuna dokunmayarak kurtulacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz. Papaz’ın hikayesini hepimiz biliyor olsak gerek. Şimdi artık susmama zamanı. Susma sustukça sıra bize gelecek.
MEHMET SOYLU
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.