Dünden bugüne Türkiye’de aşı üretimi

Dünden bugüne Türkiye’de aşı üretimi

Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli kısmını şüphesiz aşılama oluşturmaktadır. Geçtiğimiz hafta Sağlık Bakanlığı’nın Aşı Takvimi ile ilgili yaptığı değişiklik dikkatlerimizi bu konu üzerine çekti.


Koruyucu sağlık hizmetlerinin en önemli kısmını şüphesiz aşılama oluşturmaktadır. Geçtiğimiz hafta Sağlık Bakanlığı’nın Aşı Takvimi ile ilgili yaptığı değişiklik dikkatlerimizi bu konu üzerine çekti.
Özer Akdemir’in haberine göre (Evrensel, 16/07/2009 Halk sağlığı için değil, bitsin diye aşı kampanyası!); normalde ilkbahar aylarında yapılması planlanan 18-35 yaş arası kadınların kızamıkçık aşısı, aşıların son kullanma tarihlerinin geçiyor olması gerekçesiyle, 1 Temmuz-1 Eylül arasına kaydırılmış. Burada sağlıkçıların da söylediği gibi soğuk zincir bozulmadığı sürece bir sorun gözükmüyor. Yani aşılar uygun soğuk hava koşullarında muhafaza edildiği sürece bir problem yok. Ama kampanyanın yaz aylarına kaydırılması, özellikle aşıların taşınması esnasında muhafaza koşullarının sağlanamaması olasılığını da beraberinde getiriyor. Ancak onların da yine belirttiği gibi asıl sorun, plansız aşı alımıdır. Esasında tüm sorunların temelinde, aşıların plansız olarak alınmasının ve ülkemizde aşı üretiminin olmamasının yattığını görüyoruz.
Her ne kadar günümüzde aşı konusunda dışarıya bağımlı isek de, ülkemizde aşı üretimine şöyle bir baktığımızda, aslında beklediğimizden çok daha kapsamlı bir tarihçe ile karşı karşıya kalmaktayız. Bu topraklarda ilk aşı evinin (telkih hane) 1892 yılında Hüseyin Remzi Bey tarafından İstanbul’da bir devlet kuruluşu olarak kurulduğunu, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi’nin web sitesinden öğreniyoruz. Bu aşı evleri daha sonra başka şehirlerde de kurulmuş ve Cumhuriyet ile birlikte bunlar önce kapatılmış, sonra 27 Mayıs 1928 yılında Refik Saydam Hıfzısıhha Müessesesi kurulmuştur. O dönemden beri de Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi (RSHM) aşı üretimi, alımı ve denetimi konusunda ülkemizdeki en etkin ve yetkin kuruluş olarak varlığını sürdürmektedir. Osmanlı’daki aşı evlerinde aşı üretiminin çiçek aşısı ile başladığı bilinmektedir. RSHM’nin görevleri arasında koruyucu hekimliğin gerektirdiği aşı, serum ve diğer biyolojik ürünleri üretmek ilk sırada sayılmaktadır. Oysa bu kadar önemli bir kuruluş bugün, gerekli teknolojik iyileşmeler yapılmadığı için geniş çaplı aşı üretimi yapamamaktadır. Üstüne üstlük RSHM, ilk aşısı olan BCG’yi 1931 yılında üretmiş. 1996 yılında difteri-boğmaca-tetanos,1998 yılında da BCG aşısı üretiminin durdurulması ile bu süreç sona ermiş. Şimdi ise dışarıdan satın alınan aşılara bağımlıyız. Her yıl elli milyon doz aşı ithal ediyoruz. Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın açıklamasına göre 2008 yılı Kasım ayından bu yana aşı alımı için 207 milyon 460 bin 418 lira harcanmış. Bir tarafta teknolojik iyileştirme bekleyen bir merkez, bir tarafta aşı alımına harcanan milyonlarca lira… Sağlık bakanı bu durumu şöyle açıklıyor. Bakana göre RSHM’ye gerekli yatırım yapılsa bile dışarıya satacak kadar aşı üretme şansımız yok (Anka, 05.02.2009, 2008’de aşıya 207 milyon 460 bin lira harcandı başlıklı haber). Yani sözün kısası, kâr etmeyecek bir aşı üretimi olacak. Bakan yine aynı açıklamasında, dünyada aşı üretiminin biyoteknolojiye dayandığını ifade ediyor. Bakanlık, çözümün yabancı ilaç tekellerinin devletle ortak ilaç üretmesinde olduğunu düşünüyor ve bundan yaklaşık üç sene önce yapılan bir haberde yer alan sağlık bakanının açıklamaları, bu düşünceyi doğruluyor (Haber7, 01.09.2006, Türkiye Aşı Üretimine Geçiyor başlıklı haber). Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2005 yılında yayınladığı Türkiye’ye dair rapora göre 2003 yılında Türkiye’de beş yaşın altındaki çocuklarda ölüm oranının yüzde 4.3 olduğu (yani her bin çocuktan 43’ü) öngörülmüş. 2003 yılı verileri elimizde yok, ancak 2002 yılındaki verilerle karşılaştırırsak, öngörünün doğru olduğunu söyleyebiliriz. 2002 yılında ülkemizde beş yaş altı çocuklardaki ölüm oranı yüzde 3.6, 2003 yılında Avrupa’da ise yüzde 0.46. Oranlar tüm Avrupa ülkeleri ortalamasının oldukça üzerinde. DS֒nün hedefi, 2015 yılına kadar bu oranı yüzde 1.5’e düşürmek.
Bu sayılar bile çağdaş aşılama konusunda ülkemizin oldukça geride olduğunu gösteriyor. Ülkemizde pek çok üniversitede biyoteknoloji altyapısı kuruldu. DPT, TÜBİTAK Projeleri ile de kurulmayan yerlerde kurulması teşvik ediliyorken, RSHM’nin teknolojik altyapısının yenilenmemesi ya da sorunun özel sektör eliyle çözülmeye çalışılması ne kadar doğrudur? Peki, aşı üretiminde kamu-özel sektör iş birliği sorunu çözecek mi? Özelleştirilen tüm alanlara baktığımızda, aslında cevabımızı alıyoruz. Sağlıkta, eğitimdeki özelleştirmelerin sonuçlarından payımıza düşenleri almaya başladık bile.
Günseli Bayram
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.