Yerel yönetimler ve kadınlar

Yerel yönetimler ve kadınlar

"Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme" kavramı, son dönemlerde sıklıkla olmasa da gündemde yer bulan bir kavram olmaya başladı. Bütçe kavramını, çok kabaca dönemsel bir kaynak dağıtım mekanizması olarak tanımlayabiliriz.


"Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Bütçeleme" kavramı, son dönemlerde sıklıkla olmasa da gündemde yer bulan bir kavram olmaya başladı. Bütçe kavramını, çok kabaca dönemsel bir kaynak dağıtım mekanizması olarak tanımlayabiliriz. Farklı etmenler gözetilerek hazırlanan bütçede, bu etmenlerin etki alanının belirlenmesi kuşkusuz politik bir sürece işaret eder. Bu anlamda eşitlikçi bir yapıya sahip olmayan bir sistemin, kaynakları eşit ve adaletli dağıtması da mümkün değildir.
Bugün toplumsal cinsiyet eşitliğinden söz edemiyorsak, kamunun elindeki kaynakların cinsiyet eşitsizliklerini gidermeye yönelik bir yaklaşımla hazırlandığını da söyleyemeyiz. Aksine, kamunun ürettiği politikalar ve bu politikaları uygulamak için oluşturduğu bütçe, eşitsizliği üreten unsurlardan birini oluşturmakta.
Kadının toplumsal statüsünü yükseltecek birçok hizmet, yerel yönetimler tarafından sunulabilecekken, bugün belediye hizmetlerine ve kaynak dağıtım biçimlerine baktığımızda kadınlara yönelik hizmetlerin çoğunun "yoksulluk ve yardım" ya da "ikincil emek" üzerinden örgütlendiğini görmekteyiz.
Kadınlara yönelik hizmetleri sadece kadınların aldığı hizmetler olarak görmek eksik bir değerlendirmedir. Kadınlara görev addedilen hizmetler de kadına yönelik hizmet olarak görülmelidir. Örneğin, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin yaşlılara ve bakıma muhtaçlara yönelik hizmetlerinden bir vatandaşın yararlanabilmesi için kanunen bakacak kimsesinin olmaması gerekmekte. Dolayısıyla bu görev aslında aileye yani kadına verilmiş durumdadır.
Yoksullukla mücadelede, özellikle kadınlara yönelik hizmetlerin niteliği de oldukça tartışmalı bir alan. Sadaka niteliğinde yardımları sosyal hizmet olarak açıklamak ve bu yardımların etkisini sadece rakamlar üzerinden yansıtmak, yarattığı sosyo-politik etkinin ötesinde etik olmayan bir durumdur. Bir yerel yönetimin ya da daha genel anlamıyla devletin görevi, yardım ulaşanlarla övünmek değil, bu rakamların nasıl en aza indirileceği üzerine politika geliştirmek olmalıdır.
İstihdam alanında verildiği söylenen kimi hizmetlerin nitelikleri ise daha çok kadınların el emeği üzerine kurgulanırken, kadınların eşit yurttaşlar olarak toplumsal hayata katılımına engel teşkil etmektedir. Kadının emeğini ikincil konuma iten ve yetenekleri ile emeğini "el işi" üzerinden kurgulayan bu tip bir yaklaşım, kadınları çalışma yaşamında ötekileştirirken, ev eksenli, sigortasız ve esnek çalışma koşullarını sunmaktadır. Bu tip kurslar olacaksa bile öncelikle kadınların kültürel ve teknik anlamda yeteneklerini ortaya koyabilecekleri, iş hayatına katılabilecekleri bir öğrenim sürecinin uygulanması gerekmektedir.
Bugün muhafazakar belediyelerin övünerek bahsettikleri bir diğer hizmet ise "kadın"ı yok sayan "hanım" lokalleridir. Kadınları toplumdan dışlayan ve ötekileştiren bu alanlar, toplumsal yaşama katılımı özendirmektense korunaklı, kontrollü ve sığ sosyallikler üretmekte.
Belediyeler kadının toplumsal yaşamdaki konumunu ötekileştirmek yerine, sosyal yaşama katılmasını sağlayacak uygulamaları hayata geçirebilir. Örneğin şiddet gören kadınların kendini güvende hissedebileceği sığınma evleri elzemdir. Ancak, nüfusu 50.000'i geçen belediyelerin sığınma evleri açması yasal bir zorunluluk olmasına rağmen şu anda sadece 16 belediye bünyesinde kadın sığınma evi bulunuyor. Bunların kapasitesi de beş yüz kişiyi geçmemektedir. Bütçelerin neden bu hizmeti kapsamadığı ise bir soru işareti olarak durmaktadır. Belediyeler "fantastik parklar"a kaynak ayırmak yerine sığınma evlerine kaynak ayırabilirler.
Eşitlikçi bir anlayışla bütçe hazırlanacak ise gözetilmesi gereken, bir bütün olarak cinsiyet eşitsizliğini yaratan uygulamaların ortadan kaldırılması olmalıdır. Eğitime erişimdeki her türlü "toplumsal ve ekonomik engelin" kaldırılması, istihdama yönelik teknik eğitimlerin verilmesi, çocuk bakımını sağlayacak kreşlerin açılması, yaşlıların ve bakıma muhtaçların bakımının kamu kuruluşları tarafından üstlenilmesi, kadınların kente erişimini kolaylaştıracak bir ulaşım politikasının geliştirilmesi -örneğin ulaşımın ücretsiz olması- güvenli ve sağlıklı kamusal alanların yaratılması gibi birçok hizmet alanı, ivedilikle üzerinde durulması gereken ve kadınların toplumsal yaşama katılımını kolaylaştıracak politikalar olarak karşımıza çıkıyor.
Ne var ki bugünün anlayışında bu tip hizmetleri görmeyi bir yana koyalım, var olan yaşam alanlarımızı da yok eden uygulamalarla karşı karşıyayız. Sosyalleşme alanlarımız olan pazarlarımız, çarşılarımız, mahalle esnaflarının olduğu sokaklarımız yıkılmakta, alışveriş merkezlerine hapsolmaktayız. Mahallelerimizi, komşularımızı ve yıllarca emek vererek oluşturduğumuz yaşam alanlarımızı kaybetmekte, "sözde sağlıklı olan" özde yaşamı sağlıksızlaştıran sitelere, toplu konut alanlarına mahkum edilmekteyiz.
Yoksullara yardımla övünen yerel yönetimler, kentsel dönüşüm adı altında yoksulları kentin dışına sürerken ve hem iş hem de yaşam alanlarını yok ederken, toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme bir yana, kadınların üzerine daha da çok baskı kuran ve yük bindiren bir yerel yönetim pratiğini yaşamaktayız.
Bugün kentleri yaşayanlarına yabancı yerler haline getiren ve insanca bir yaşama uzak mekanlar kuranlar kadınlara hizmet götürdüklerini söylediklerinde, bunca eşitsizliği yaşarken onlara inanmamız mümkün mü?
Hade Türkmen
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.