Güldünyalar ölmesin!<br />AMA NASIL?

Güldünyalar ölmesin!
AMA NASIL?

Kadına yönelik şiddet, son yıllarda daha görünür hale geldi. Bunun çeşitli nedenleri var. En başta kadın hareketinin yürüttüğü mücadelenin altını çizmek gerekiyor.


Handan Çağlayan
Kadına yönelik şiddet, son yıllarda daha görünür hale geldi. Bunun çeşitli nedenleri var. En başta kadın hareketinin yürüttüğü mücadelenin altını çizmek gerekiyor. Kadın hareketi, 1987 yılındaki “dayağa karşı kampanya”dan bu yana, kadına yönelik şiddetin görünür olması ve önlenmesi mücadelesini sürdürüyor. Kadına yönelik şiddetin daha görünür hale gelmesinde, artan iletişim olanaklarının da etkisi var. Güldünya örneğindeki gibi trajik kadın cinayetlerinin kamuoyuna yansıması, büyük etki uyandırdı. Öte yandan devletin konuya artan ilgisi ya da medya tekellerinin duyarlılığı(!) gibi başka etkenlerden de söz etmek gerekir.
Hürriyet gazetesi bu konuda kapsamlı bir kampanya yürütmüştü. Hürriyet’in bir yandan “arka sayfa güzelleri”ni yayınlamayı ve 3. sayfa haberlerinde kadına yönelik şiddeti yeniden üreten bir dil kullanmayı sürdürürken, böylesi bir kampanyayı yürütebilmiş olması bir çelişkiydi. Bu çelişkiyi bir yana bırakıp devletin/AKP Hükümeti’nin tutumuna bakalım.
Resmi devlet kurumları son yıllarda bu konuda alan araştırmaları yapıyor. En son KSGM geçen gün, Türkiye’de kadına yönelik şiddet araştırmasının sonuçlarını açıkladı. Yapılanlar sadece kadına yönelik şiddetle ilgili veri tabanı oluşturmakla sınırlı değil. Bir yandan da binlerce kişiyi kapsayan eğitimler başlatılmış durumda. Yaklaşık iki yıldır erlere ve emniyet mensuplarına toplumsal cinsiyet ve kadına yönelik şiddet gibi konularda eğitim veriliyor.
Bu tür eğitimleri önemsemek gerekir. Fakat şiddet uygulama tekelini elinde bulunduran bir kurum olarak devletin, kadına yönelik şiddete karşı duyarlılık göstermesi, genel olarak ironik bir durumdur. Ülkemizdeki durum ise ironiyle ifade edilemeyecek derecede çelişkiler barındırmaktadır. Her şeyden önce Güldünya örneğinde ve benzer durumdaki çoğu vakada, zamanında, yeterli ve etkin koruma sağlanabilmiş olsaydı, bu cinayetler işlenemeyecekti. Kamu yetkilileri sorumluluklarını yerine getirmiş olsalardı, kolluk kuvvetleri etkin koruma sağlayabilselerdi, ölüm tehdidi altındaki kadınların sığınabileceği yerler olsaydı, Güldünya ve daha onlarca genç kadın, şimdi hayatta olacaklardı.
Bizzat devlet kurumlarınca yürütülen araştırmalar, kadınların üçte birinin şiddete maruz kaldığını göstermesine karşın, şiddete maruz kalan kadınların sığınabilecekleri kurumların sayısı iki elin parmaklarını geçmemektedir. Devlet, bırakalım yeni sığınaklar açmayı, en son Mor Çatı’nın yaşadığı gibi, var olanları dahi işlevsizleştirmeye çalışmaktadır.
Çelişkiler bununla sınırlı değil. Devletin ve/veya AKP’nin kadına yönelik şiddet konusundaki tutumu, tam bir çelişkiler yumağıdır. Bir yandan geçtiğimiz yıllarda Ceza Yasası’nda gerçekleştirilen değişikliklerde olduğu gibi kadına yönelik şiddeti önlemeyi amaçlayan ciddi düzenlemeler yapılırken, öte yandan bu düzenlemeleri uygulamakla yükümlü mahkemelerin geleneksel tutumlarını sürdürmelerine, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran kararlar vermeye devam etmelerine tanıklık ediyoruz örneğin. Kadına yönelik şiddeti önlemesi amaçlanan bir yasanın adı son anda değiştirilerek “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” olabiliyor.
AKP, bir yandan AB ve diğer uluslararası finans kurumlarından sağladığı dev fonlarla kadına yönelik şiddet konusunda gösterişli kampanyalar yürütürken, öte yandan da rızaya bağlı evlenme yaşını ilköğretim çağına çeken, “cinsel istismar” suçunda yaş sınırını düşüren (ve böylece Üzmez’i de kurtarması beklenen) yasa taslakları üzerinde çalışıyor.
Tıpkı ataerkilliğin ve dolayısıyla cinsiyet eşitsizliğine dayalı kurumlaşmanın en üst düzeyde vücut bulmuş hali olan devletin, kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmasının beklenemeyeceği gibi, dinsel muhafazakar ideolojiyle yeni liberal politikaların kırması olan AKP’nin de bu konuda tutarlı bir tutum içinde olması beklenemez elbette. Kaldı ki bizzat resmi kurumlar eliyle milliyetçiliğin tırmandırıldığı, militarizmin kutsandığı ve dinsel muhafazakarlığın alabildiğine yaygınlaştırıldığı ülkemizde, kadına yönelik şiddetin artması kaçınılmazdır. Kadına yönelik şiddet, nihai olarak ataerkil kapitalizmin aşılmasıyla son bulabilir. Ama bu, bizleri mevcut sistem içinde yapılması gerekenleri ve yapılabilecekleri talep etmekten alıkoymamalıdır. Üstelik Güldünyalar ölmeye devam ederken bekleme lüksümüz hiç yok.

Sen gittiğinden beri pek bir şey değişmedi
Işıl Özbek
(…) Biz hâlâ aynı biziz; ellerimiz hâlâ ağır aksak masallar dikiyor, yalnızlığımız yatışsın diye. Çabucak zihin halılarımızın altına süpürüveriyoruz istenmeyen görüntüleri. Senin o fazlasıyla ürkünç, tanımsız, yakışıksız hayatın ya da güzel, özenli sofralarımıza, iyice parlatılmış bardaklarımıza, kirlenmesin diye üstüne mis kokulu örtüler serdiğimiz salon koltuklarımıza, kırışık kremlerimiz ve bizi bir başkasına dönüştürsün diye kat kat süründüğümüz makyaj malzemelerimizin arasından zar zor görünen aynalarımıza, pofuduk terliklerimiz ve saten iç çamaşırlarımıza sinmesin diye görmezden geldiğimiz ölümün gibi...
Nereden çıkmıştın ki zaten? Ne güzel oyalanıp duruyorduk fesleğenlerimizle menekşelerimiz arasında. Ne güzel yeni bir fırın almak üzereydik. Ne güzel bol çekişmeli bir şirkete atmıştık kapağı. Ne güzel usulca siliyorduk yüreğimizden kendi parçalanmışlıklarımızı. Uyum sağlamaya başlamıştık onca tuhaf role. Ne güzel anneydik be Güldünya; eştik, aşçıydık, çalışandık. Modern ve gelenekseli aynı kazanda kaynatmayı öğrenmeye başlamıştık. Nereden çıkmıştın sahi? Neden gölgeli bir küfür gibi bulaşıvermiştin ağzımıza? Nasıl cüret etmiştin parolamızı değiştirmeye? (…)
Ağzımız sıkıdır, bilirsin. Ne tecavüzler, ne dayaklar gördük de gıkımız çıkmadı. Bir tek sözcük, bir tek fısıltı, herkeslerden sakındığımız, katı, soğuk, acımasız, ama yine de bizim olan kuyularımızı bulandırabilirdi çünkü. Ayağımız kayabilir, makaslarımız değişebilirdi. Hem her şeyi cam bir aracın içinden seyretmek, giderek ağır bir uykuya düşüp bütün kötülüklerden ‘uzaklaşmak’ çok daha iyi değil miydi? En yakınımızdakileri bile görmezden gelirken durup senin şarkını mı dinleyecektik? (…)
Ne tuhaf, istenmeyen bir çocuk taşıyormuşsun içinde. İstenmemek, ne tuhaf bir kelime. Neler yaşadın, gövdenden nasıl sarsıntılar geçti o anda? Gözlerin kapalı mıydı, ellerin dirençsiz? Hangi anılara sığındın, hangi pencerelere çevirdin yüreğini çabucak bitsin diye üstündeki o korkunç gidiş geliş? Hırıltılı bir sessizlik miydi başında dolanan, yoksa uğultulu atlar mı, sakatlanmış bir akşama göndermeler yapan? Ya sonrası Güldünya? Ya durmadan yinelenen o kötülük sarmalı?
Ama sus, duymak istemiyoruz. Cesetlerin üstünden atlayıp işe gidenleriz biz. Saat tik taklarından anlama ulaşmaya çalışanlarız. Birbirimizin acılarından hediyelik eşya dükkanları açanlarız. Zalimliği güç, zaferi mutlulukla karıştıranlarız. Acıyı yalnızca güvenli uzaklıklardan paylaşanlarız. Kendi hayaletimizden başkasına kapalıdır kulaklarımız. Belleklerimiz sadece kişisel olana ayarlıdır. Tırmandığımız bütün ağaçlarda çok eski bir yangının kokusunu ararız. Sus Güldünya, sus ki arınalım, rahatlayalım. Gündelik krizlerimize ve bize değmeyenin o karşı konulmaz çekiciliğine dönelim. (..)
Hiçbir resmi tarihte adın geçmeyecek Güldünya. Yaşarken yok sayıldığın gibi, hatta daha fazla, ölümünle yok sayılacaksın. Birileri ‘hak edilmiş’ dayak ve işkenceden söz edecek. Bazı insanların şanssız doğduğundan. Toplumun kurbanlar ve cellatlar olarak ikiye ayrılabileceğinden. Erkeklerin geldiği o tuhaf gezegene dair başka öyküler ve mitoslar yaratılacak. Burçlar ve uyum tabloları yeniden ve yeniden çıkartılırken, nasıl olup da kentin en kalabalık caddesinde kocası olmayan bir adamla görüldüğü konuşulacak. ‘Artık bu kadarı da fazla’ olacak. Herkes, kendi mutsuzluğunu başkaları için de dileyecek. Uzun süre bozulmayacak yeni bir ortak susku başlayacak.
Bir şeyler için çok geç. Ömrümüz tanıksız ölüm provaları. Duvarlar yıkılmayacak kadar kalın ve geçirimsiz. Ama ya çatlaklar? Ya korunaksız küçük boşluklar? İşte Güldünya, işte bir tek oralardan çıkabilirsin önümüze, bizi o çatlakları büyütmeye çağırmak için. Ya da kimbilir, belki bir akşamüstü saklambacına. Küçük bir ay ışığı dansına. Bir kurabiye kokusuna.
Gelmeliyiz. Yoksa her şey bir kez daha, bir başka yinelenmenin kırık dökük çemberine girecek.
Ve hayat, sonsuza dek, yalnızca elde ettiklerimizin boş pırıltısıyla örülecek.
www.evrensel.net