Vartanıt’ta yaşamak

Vartanıt’ta yaşamak

Uzun zamandır gitmek istediğimiz Erzurum-Şenkaya-Aktaş (eski adı Vartanıt olan) köyümüze gitmek için bir pazar sabahı yola çıktık.


Uzun zamandır gitmek istediğimiz Erzurum-Şenkaya-Aktaş (eski adı Vartanıt olan) köyümüze gitmek için bir pazar sabahı yola çıktık. Şenkaya’yı geçtikten sonra köyümüze giden yolların bozuk oluşu sebebiyle 3 saatimizi yollarda geçiriyoruz.
Köyümüzü, dağların yamaçlarında görmeye başladığımızda, toprak evleriyle ve temiz havasıyla bize merhaba diyordu. Köye geldiğimizde, çocukların şaşkın bakışları ve insanların kapı önünde meraklı duruşları vardı.
Vartanıt, Allahüekber ve Soğanlı dağlarının yamaçlarına kurulmuş, eski bir yerleşim yeridir. Köyün ilk adı Mirici’dir. 14.-15. yüzyıllarda Anadolu’da hüküm süren Akkoyunlu Uzun Hasan tarafından Oltu ve Şenkaya bölgelerine yerleştirilen Türkmen boylarından Tahiroğlu ve Bektaşoğlu beylikleri, Vartanıt köyüne yerleşmişler. 1877 yılında (‘93 Harbi) Ruslar tarafından işgal edilen köyün muhtarı Gule Hanım’mış. 1917 Rus Devrimi’ne kadar Ermenilerle Türkler ve Kürtler birlikte yaşamışlar. O yıllardan kalan sadece Ermeni Kilisesi olmuş. Bütün yorgunluğuna rağmen ayakta kalabilmeyi başarmış.
DEVLETİN UNUTTUĞU BİR KÖY
Şehirden uzak ve Alevi köyü olması nedeniyle devlet hizmet götürmemiş. Bir de buna jeopolitik yapısı eklenince, yaşamı iyiden iyiye zorlaştırmış. Köyün okulunda öğretmen olmadığı için çocuklar Şenkaya’da yatılı okulda okumak zorundalar. Çocuklar, kışın yolların kapalı olması nedeniyle ailelerinin yanına, köye gidemiyor. Bütün olanaksızlıklara rağmen, ilginçtir ki okuma yazma oranının en yüksek olduğu bir köydür Vartanıt.
Köyün geçim kaynağı hayvancılık ve tahıl üretimi. Fakat karasal iklimi ve verimli topraklara sahip olmadığı için köylüler geçim konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Yoksulluk nedeniyle topraklarını terk etmek zorunda kalan aileler olmuş.
Devlet hayvancılığı desteklemeyince, “hayvancılığın da para etmediğini” ifade ediyor köylüler… Köyümüz 30 haneden oluşuyor. Okumak için genelde şehirlere göç olmuş. Yaz olunca sadece akrabalarını ziyarete gelenler oluyor. Köyün içerisinde gezinirken, oyun oynama çağındaki çocukların yüzlerindeki masumiyet ve ellerindeki kuru ekmekler ile dereden su getirişleri, aynı zamanda çocukluğunu yaşayamadan kucaklarında kardeşlerine ablalık ve ağabeylik yapmaları gerçekten çok etkileyici... Doğu’daki çocuklarımız çabuk büyümek zorunda kalıyorlar.
KITLAMA ŞEKERLİ ÇAY...
Aileler mandıraya sattıkları ürünlerin parasıyla okutuyorlar çocuklarını. Yolların bozuk ve kışın yolların karla kapalı olması nedeniyle sağlık konusunda da sıkıntı yaşıyor köylüler. Ne doktor ne de veteriner geliyor bu köye. Bir rivayete göre Zülfikar adı verilen taş bulunmuş. Hz. Ali’nin el izlerini ve kılıcını bu taşta görebilmek mümkün. Ve bu taşın altından akan Zülfikar suyu… Yöre halkı her perşembe akşamı buradan su içip, mum yakıp, dilekte bulunuyorlar.
Köy Erzurum’a 180, Şenkaya’ya 56 kilometre uzaklıkta; Allahuekber Dağı’ndan gelen tertemiz ve gürül gürül akan iki suyun arasında kalmış, önü yemyeşil ağaçlarla kaplı; arkasını dağlara dayamış, az nüfusu ile dağ gibi duran, cana yakın ve tertemiz yürekli insanları ve eşsiz güzellikteki doğası ile görülmeye değer bir köy...
Köy halkının vereceği sıcak bir ‘merhaba’ ve sıcak bir çayı ile kıtlama şekeri her zaman vardır. Bahar gelince önüne serilen ovada rengarenk çiçeklerle, gürül gürül akan tertemiz sular ve insanları!
Gamze Bozo
www.evrensel.net