YAZILAMA

YAZILAMA

  • Hani kallavi imzalar, “görülen lüzum üzerine zorunlu açıklama”lar yaparlar ya, artık benim de böyle bir fırsatım var. İstesem, cümle içinde “okurlarım” gibi iyelik ekleriyle süslenmiş fiyakalı sözcükler bile kullanabilirim.


    Hani kallavi imzalar, “görülen lüzum üzerine zorunlu açıklama”lar yaparlar ya, artık benim de böyle bir fırsatım var. İstesem, cümle içinde “okurlarım” gibi iyelik ekleriyle süslenmiş fiyakalı sözcükler bile kullanabilirim. Ama tevazuyu elden bırakmayacak; her bir yazıma gelen geri bildirimlerin, aslında bir elin parmaklarını geçmediğini unutmadan, fakat kimseye de söylemeden (söyledim mi yoksa?!) Evrensel duvarlarını Yazılama’ya devam edeceğim.
    Şu ya da bu fikrime itiraz edenlerin en çok yaptığı şey, gözlerini bir şey söyleyecekmiş gibi gözlerimin içine dikip arkamdaki birilerine laf atmaya başlamak. “Ya bir dakika, ben buradayım” diye seslenesim geliyor. Şöyle ki: Evrensel gazetesi yazarlarının ağırlıklı olarak ekseninde toplandığı siyasi geleneğin bir parçası sanılıyorum ve ben, yazım hakkında ne düşünüldüğünü öğrenme umuduyla başına oturduğum mektuplardan birilerinin bir siyasi parti hakkındaki kişisel kanaatlerine dair veri toplayarak kalkıyorum ki, bu verilerle ne yapacağıma dair bir fikrim yok. Hakkında en ufak şey bilmediğim bir piknikteki bazı nahoş davranışlar için fırça yemediğim kalmıştı, geçen o da oldu.
    Yani aslında yazdıklarıma biraz dikkatli bakılsa, farklı bir siyasi kulvarda yürüdüğümü anlamak zor değil. Adı üstünde, ben burada Evrensel’in (bir iki ayda bir de Evrensel Kültür’ün) duvarlarına ‘yazılama’ yapıyorum. Bunun araba boyasıyla fabrika duvarlarını yazılamaktan farkı, gazetenin yazı politikasını belirleyen dostların patron değil “dost” olması ve yazılarımın içeriğine müdahale etmeden bana bu fırsatı verme nezaketini göstermeleri.
    Şu medya aleminde iyi kötü bir köşe sahibi olmanın lüksü bu galiba: Kendin hakkında zırt pırt konuşabiliyorsun. Küçük-burjuvaya bu fırsatı vermeyegör, kızının saçının buklelerinin sarısının tonu hakkında haftalarca gevezelik edebilir. Neyse ki ben sınıfsal kökeninden fazla haz etmeyen bir yazıcıyım da, bütün su şişelerinin kapağının neden mavi olduğu konusundaki değerli fikirlerimi sizinle paylaşmayacağım. Ancaaak, yukarıda yakındığım meselenin bir tür kültürel düşünme biçimiyle alakalı olduğunu sanıyorum. Bu köşede sık sık bu biçimlerle uğraştığımız için de “okurlarımı” (tanrım, bu da oldu işte, kullandım!) bu ‘şahsi’ meseleyle meşgul etmeye biraz daha devam edeceğim.
    Bahsettiğim şey, aceleci bir genellemecilik eğilimi ve homojenlik varsayımı. Burjuva basında bile bir gazetenin ana çizgisiyle örtüşmeyen isimler bulmak kolayken, sosyalist bir günlük gazetede bu mutlak homojenlik beklentisi nedir? Bu ne yaman ve de kestirme yoldan tümevarımdır anne? “Ayhan abi” diye seslenmekten gurur duyduğum MazlumDer’den Ayhan Bilgen de bu gazetede yazıyor; biraz dikkatli bakılsa, hedef alınan siyasi partiyle ilgisi olmadığı görülecek başka isimler de. Belli bir siyasi çizgisi olsa da siyasi yayın organı olmayan bir günlük gazete için kendisiyle belirli ortaklıkları ve de farklılıkları ve hatta çelişkileri olan isimleri konuk etmekten doğalı ve güzeli yoktur zaten.
    Etiketleme, yaftalama, ad koyma, kategorize etme vesaireye karşı alerjik reaksiyonlarım yok. Her kategorileştirmenin şu ya da bu düzeyde hata içerdiği ne kadar doğruysa, kategorileştirme yapmadan ınga’dan anne’ye geçemeyeceğimiz de o kadar doğru. Sadece mızıldanarak bu dünyada yaşayamayacağımıza göre önce kategoriler hakkında mızıldanmayı keserek işe başlayabiliriz. Ama kategorizasyon da biraz emek ister yahu! 1) Gazetenin adına bak, 2) gazetenin siyasi çizgisini sapta, 3) belirli bir yazının o gazetenin 16 yaprağından birinde yayımlanmış olduğunu gör, 4) madde 3’teki yazının yazarını madde 2’deki siyasi çizgiye dahil et, 5) ateş! diye giden “inceleme-araştırma” ve de veriştirme sürecinin, dünyanın en zahmetli işi olduğu söylenemez herhalde. Dikkat edilirse, bu prosedürün içinde “yazının içeriğini anla” gibi eleştiri eylemi sırasında fazlaca kafaya takılması gerekmeyen ayrıntılar yok. E, böyle olunca sık sık boşa yumruk sallamak kader tabii.
    Fikir sahibinin kişiliğine saldırırken bir fikri eleştirir gibi görünme ‘safsata’sına, yani ‘mantıksal hata’sına argumentum ad hominem deniyor. Kişinin ait olduğu çevreye saldırarak fikrini “eleştirme”nin adı ise ‘çevresel ad hominem’. Peki, kişinin ait olmadığı çevreye saldırarak fikrini “eleştirme”ye ne ad versek?.. ‘Buyur buradan yak’sal ad hominem’ nasıl?..
    BARIŞ YILDIRIM
    www.evrensel.net

    0 yorum yapılmış

      Yorum yapın

      Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.