Yüz yıldır aynı cümle: Geber Ermeni, geber!

Yüz yıldır aynı cümle: Geber Ermeni, geber!

Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış./Affetmedi bu Ermeni vatandaş/Kürt dağlarında babasının kesilmesini (Nâzım Hikmet/Akşam Gezintisi)Hrant Dink davasına tanık olarak katılan kadın...


Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış./Affetmedi bu Ermeni vatandaş/Kürt dağlarında babasının kesilmesini (Nâzım Hikmet/Akşam Gezintisi)
Hrant Dink davasına tanık olarak katılan kadın, Ogün Samast’ın Hrant Dink’i vurduktan sonra “Geber Ermeni, geber!” diye bağırdığını anlattı mahkemede. M.H. isimli kadın Ogün ve Yasin ikilisine devletin söyleyemediğini söyledi: “Gülmeyin lan.”
Hrant Dink’in ölümü sadece bir asayiş vakası mıdır? Pek çok aydın Hrant Dink suikastının Ogün Samast’la bitmediğini ve devletin derinlerine kadar gideceğini söylüyor. Ancak yine sormak gerekiyor; Hrant Dink suikastı, devletin içindeki bir şebekenin bir piyona verdiği emir midir?
Hayır! Hrant Dink’in suikastı ne bir ilk ne bir son olarak bu topraklarda yüz yılı aşkın süredir var olan bir saplantının ürünüdür. Toplumsal bir vakadır.
Bu emri veren devletin içindeki bir şebeke değildir; toplumdur. Ogün’ler gider, Abdullah’lar gelir, Yasin’ler gider, Talat’lar gelir ama o düşmanlık, o karşıtlık toplumsal bir vakadır. Bu isimler bu tepki, düşmanlık ve barbarlığın tecessüm etmiş halidirler gözlerimizin önünde. Hrant’lar gider, Paramaz’lar (Madteos Sarkisyan) gider ve bu insanlar değil onları öldürenler kahraman olarak kalırlar. Samast 20 yılla yargılanıyor. Muhtemelen daha az bir hapis cezası alıp infaz yasası gereği bu cezanın da üçte ikisini yattıktan sonra aramıza dönecek.
Muhtemelen ömrü boyunca da bir kahraman olarak anılacak... Çünkü bu ülkede Ermeni düşmanlığı bir ülke hizmetidir. Ne “Geber Ermeni, geber!” diyen Ogün’e ilişilmiştir ne de Halep Valiliği’ne 23 Kasım 1915 tarihinde yolladığı telgrafta “Ermenileri, doğuda yaşadıkları her yerde gizli yol ve yöntemlerle yok edin” diyen Talat Paşa’ya.
Bu acıklı hikaye bu topraklarda yeni değildir...
Tarih; 11 Aralık 1918.
Yer; Osmanlı Mebusan Meclisi.
Trabzon Mebusu Hafız Mehmet kürsüden “Allah bizim belamızı verecektir!” diyerek bağırmaktadır. Ermeni tehcirini araştırmak için kurulan Divan-ı Harb’ın önünde.
Hafız Mehmet; Karadeniz bölgesinde Ermeni sivillerin sandallara koyularak Karadeniz’e atıldıklarını anlatır. Bunu yapan Trabzon Valisi Cemallettin Azmi Paşa’yı bir kaç kez Talat Paşa’ya şikayet etmesine rağmen sonuç alamadığını söyler.
Hafız Mehmet kürsüde şöyle konuşmaktaydı;
“Allah bizim belamızı verecektir. Mesele çok açıkta olduğundan inkar edilemez. Ordu şehrindeki Ermeni vakasına şahidim. Samsun’a nakil bahanesiyle sancak mutasarrıfı (Faik) Ermenileri mavnalara doldurdu ve onları bahra (denize) attırdı. Bunu bütün vilayette tatbik ettiğini işitmiştim. İstanbul’a döner dönmez onlar aleyhinde davaya muvaffak olamadım.”
Üstelik herkes Hafız Mehmet gibi yapılanlardan vicdani bir sorumluluk hissetmemektedir.
Bakınız, Diyarbakır Valisi Dr. Mehmet Reşit ne der; “Türklüğüm tıp mesleğine galebe çaldı. Ermeni hainler zararlı mikroplardı. Bu mikropları imha etmek bir tabibin vazifesi değil midir?”
Ermenilerin “hain”, “Yok edilmesi gereken zararlı mikrop” olduğuna yönelik görüş iliklerimize o denli işlemiştir ki; Türkiyeli Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de kurdukları “Türk Ermeni Teali Cemiyeti” girişimleri bile samimiyetsizlikle suçlanmıştır. Üstelik bu cemiyet üstü kapalı bir “af isteğini” taşımasına rağmen. Devlet bu kişileri muhatap bile almamıştır. “Ermeni” Türkiyelinin zihninde ebedi düşmanı ifade eder.
Ermenilerin tehciri ve daha genel anlamda Anadolu’nun Türk olmayan anasırdan temizlenmesi çok önceden karara bağlanmış bir durumdur. Kuşçubaşı Eşref, Halil Menteşe ve Celal Bayar anılarında, “Anadolu’nun gayri-Türk unsurlarından tasfiye edilmesi doğrultusunda ayrıntılı planlar hazırladıklarını ve bu planları ilk önce Ege Bölgesi’nde Rumlara karşı uyguladıklarını” söyler.
Duruma hiç kimse engel olamamıştır.
Veliaht Prens Abdülmecit bile! Bakınız, 7 Aralık 1918 yılında The Morning Post gazetesine nasıl bir demeç verir:
“Bunlar tamamıyla Talat ve Enver’in işi. Cedlerimizi rezil eden lekelerdir. Hadiseler başlamadan önce Enver’e Abdülhamit idaresinde bizi utandıran ve rezil eden katliamlara tekrar müracaat niyetlerinin olup olmadığını sordum. Alabildiğim tek cevap ‘Karar verildi. Program bu’ oldu.”
Yüz yıl önce İttihatçı politikalarla başlayan Ermeni düşmanlığı; imparatorluktan cumhuriyete, Kemalizmden muhafazakarlığa her dönem ve düşüncede sürmüştür. Bu düşmanlık genetik bir kod halini almıştır. Damarlarımızdadır, kanımızdadır artık. İttihatçı ve neoİttihatçı günümüz zihniyetlerinin dışında düşünen kişiler için bile Ermeniler “çekinceli” kişilerdir. Sürekli “Bu topraklarda binlerce yıl yaşadık” diyerek ifade ettiğimiz birlikteliğimiz aslında bir tarafın diğeri üzerindeki tam tahakkümünü, güvensizliğini ve yeri geldiğinde sürgün etmesini, öldürmesini barındırır.
İşte bu yüzden Hrant Dink suikastı bir asayiş vakası değildir. Ahparig; yüz yılı aşkın süredir büyüyerek gelen bu nefretin son kurbanıdır. Bu nefret sokaktadır, devlettedir, ordudadır, meclistedir, polistedir, okuldadır, gazetelerdedir, radyolardadır, televizyonlardadır. Türkiye’de çiçekler bile nefret kokar.
İçimizden, damarlarımızdan, zihnimizden, kanımızdan bu “zehirli nefret” ne zaman boşalacak?
HASAN RUA - Üniversite öğrencisi
www.evrensel.net