GERÇEK

GERÇEK

  • 500 büyük’ün aynasında!İstanbul Sanayi Odası(İSO) 500 büyük şirketin adını açıklayalı beri...


    İstanbul Sanayi Odası (İSO) 500 büyük şirketin adını açıklayalı beri, basında; hem bu firmalar içinde kimlerin üç beş yılda (Kemal Unakıtan’ın oğlunun firması gibi) “yürü ya kulum” firması olduğu kimlerin “kriz var” diye feryat edip işçileri sokağa atarken aslında servetlerine servet kattığı tartışılıyor.
    Bir ülkede 500 en büyük firma demek; o ülkede üretimin ve istihdamın çoğunu yapan, en köklü, işçi haklarının kabul edilmesi, çalışma koşullarının yasalara uygunluğu bakımından da küçük firmalara göre olumlu koşullara sahip firmalar demektir.
    Örneğin 20 yıl önce böyleydi; 10 yıl önce kısmen böyleydi; şimdi ise, bu beklentinin tamamen boş ve yanlış olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız.
    Evrensel’i izleyenler ya da “500 büyük”le ilgili basına yansıyan “kâr ve istihdam” haberlerine bakanlar, firma yetkilileriyle yapılan “başarı” röportajlarını ciddi bir biçimde analiz edenler de görüyor ki; bu “500 büyük” keyfiliğin, hak-hukuk tanımazlığın, kâr uğruna her herzeyi yemenin şampiyonudurlar.
    Bırakalım 500 büyük firmayı; TÜPRAŞ, Ford, ERDEMİR, İSDEMİR, Şişecam, Tofaş, Renault, PETKİM, Pirelli, Brisa, gibi bu beş yüz firmanın da ilk 10’u, 15’ine giren firmalardan gelen haberler bile dudak uçuklatıcıdır.
    Kârları ve ciroları açıklandıktan sonra; en büyük patronların sözcüleri, sermaye basınının “ekonomi gazetecileri”nin çanak sorularına verdikleri yanıtlarda; kasım kasım kasılarak “başarı öyküleri” anlatıp, zil takıp oynamaktadırlar. Ama bu firmaların kârları, ciroları, “başarıları” hakkında, bu işletmeler de çalışan işçilere sorulduğunda, onların hikayesi tamamen farklıdır. İşçiler bu devasa ciroları, “Krize rağmen büyüyen kârları” patronların başarısı, onların dehasını ya da iş bitiriciliklerinin eseri olmadığını söylüyorlar.
    İşçiler, bu tablonun oluşmasındaki ana gerçekleri söyle ifade ediyorlar: Ücretlerin hızla düşürülmesi, fazla mesai ücretlerinin düşürülmesi ya da hiç ödenmemesi, ücretsiz izin uygulamaları, çalışma koşullarının katlanılmayacak derecede ağırlaşması, esnek çalışmanın en ince yöntemlerinin devreye sokulması, iş cinayetleri ve sakatlıklar pahasına bir çalışmaya zorlama, her vesileyle toplu ya da ferdi işten atmalar, bağıtlanan sözleşmelerin bile uygulanmaması, işçilerin birbiriyle rekabete sokularak talepler için mücadelenin önemli ölçüde kırılması, kadrolu işçilerin taşeron tehdidi ve işsizlik baskısıyla sindirilmesi, patronlarla işbirliği içindeki sendikacıların ihaneti!…(*)
    Görüldüğü gibi patronlar ve onların uşakları için bir “başarı öyküsü”, “krizi fırsata dönüştürme” yeteneği olarak gösterilen ve kapitalist dünyaya “moral-motivasyon” dayanağı yapılan tablonun işçi tarafından görünüşü; bir “aşırı sömürü”, “hak-hukuk tanımama”, “işsizlik, açlık, yoksulluk, sakat kalma”, geleceğe daha güvensiz bakma öyküleriyle oluşan bir tablodur.
    Elbette bu aynı tablonun iki farklı biçimde yorumlanması bir çelişki değildir; tipik bir sınıf karşıtlığıdır. Bir taraf için başarı, zafer olan öteki taraf için sömürü, baskı, hak hukuk tanımazlık olarak yaşanmaktadır.
    Ve elbette bu tablodan ikinci çıkması gereken sonuç; “en büyük”, “en köklü”, “olanakları en fazla”,… olan firmalarda bile olup bitenler; böyle, sömürü, baskı, keyfiyetle belirleniyorsa (Küçüklerdeki olanları ve olacakları siz düşünün) işçiler haklarını savunmak için firmanın namına, şanına , büyüklüğüne değil, kendi güçlerine, örgütlülük düzeylerine, mücadele güç ve yeteneklerine güvenecektir.
    500 büyük firma ve onların “başarı öyküleri”nden başka tür öğünmeler çıkarma, sadece sömürüyü, baskıyı, işsizlik ve yoksulluğun artmasını, öldüresiye çalıştırmayı övmek olur.
    “500 büyük”, bu büyük çelişkiye ayna tutmuştur. İşçiler ve sendikaları, bu aynada kendilerini görüp gereğini yapmalıdır.

    (*) Bu gerekçelerin tümünü bir işçi söylemiyor elbette. Çeşitli işletmelerden yapılan haberler, işçilerin anlatımları ve sendikaların şikayetlerinden görüyoruz.
    İ. Sabri Durmaz
    www.evrensel.net