NOT

NOT

  • Kürt sorununda ‘açılım’ tartışmaları ülke siyasetinin odağı durumunda. Siyaseten söyleyecek sözü olan herkes bu meseleyi tartışmakta, bu ‘arayış’ tartışmalarını kendince anlamlandırmaya çalışmaktadır.


    Kürt sorununda ‘açılım’ tartışmaları ülke siyasetinin odağı durumunda. Siyaseten söyleyecek sözü olan herkes bu meseleyi tartışmakta, bu ‘arayış’ tartışmalarını kendince anlamlandırmaya çalışmaktadır.
    Olup biten her gelişme, “gerçek çözümün neresindedir?” sorusunun eşliğinde değerlendirilecektir elbette. Doğaldır da bu. Ama bu olup biteni ‘anlamlandırma’ meselesinde, “değişen hiçbir şey yok” diye kestirip atmanın, ne kadar anlamlı olduğu tartışılmalıdır herhalde.
    Yıllardır “bölücü terörle mücadele” cenderesine hapsedilmiş ‘toplumsal algı’nın çözülüyor olması, “bir şey” değil midir? Devletin savaşarak meseleyi çözeceğine dair oluşturulmuş ‘toplumsal koşullandırmanın” inandırıcılığını yitiriyor olması bir gelişme sayılmaz mı?
    Savaşın ve tabii ki “terörle mücadele”nin kazanılacağına olan ‘toplumsal inanış’ ve beklentinin çöküyor oluşu hiç mi önemli değildir? vs...vs...
    “Değişen bir şey yok” demek, yıllardır dişe diş sürdürülen mücadeleyi de hep sonuçsuz kalmaya mahküm bir ‘kronik muhalefet hali’ olarak görmeye alışmış bir bilinçaltından mı yansımaktadır acaba!
    Evet, bugün, somut gelişmeler bakımından, Kürt meselesinin Kürt halkının kendi kaderini özgürce tayin etme şeklindeki bir çözüme çok yakın olmadığımız açıktır.
    Ama çözüm dediğimiz de biriken bir süreçtir.
    Ve çözüm, birikmektedir...
    Bu tartışmalar da, yaşananlar da, şöyle ya da böyle, değişiklikler içermekte, ‘yeni’ bir sürece veri taşımaktadırlar.
    Bir şeyler değişmektedir. Önemli olan ise, bütün bu değişim ve arayış sancılarını, yılların mücadele gerçeğiyle birlikte değerlendirebilmektir.
    Devlet cephesinde Kürt meselesine dair ‘arayış’ın, ABD’nin yeni Irak ve Ortadoğu projeksiyonunda yer tutma yönündeki işbirlikçi heves ve rollerle ilişkisi inkar edilemez elbette.
    Ama yine de, Kürdün her cephede süren ve dinmeyen mücadelesi, süreci bu noktaya taşıyan en temel dinamiktir. Hep vurgulamak lazım; bugünkü çözüm tartışmalarının en kilit halkası da bu gerçekle ilgilidir. Kürdün mücadelesini es geçerek, ona kulak vermeyerek, temsilcilerini yok sayarak asgari bir ‘çözüme bile ulaşılamaz.
    İşte Başbakan’ın DTP’yle görüşmesi de bu gerçeğin biliniyor oluşundan kaynaklanan bir zorunluluk olmuştur.
    Gerçeği bilmek, gerçeğin gereğini yapmak anlamına gelmiyor ama. Başbakan, bu gerçeğin farkında olunduğunu kanıtlıyor bu görüşmeyle, ama bunun gereğini yapmaktan yani Kürt temsilcilerini sürecin muhatabı olarak görmekten kaçmaya devam edileceği de bilinmez değildir.
    Oysa bu görüşme bile devlet cephesinden bir irtifa kaybıdır. Evet, meclisteki bir partiyle görüşmüş olmanın hiçbir olağanüstülüğü yoktur aslında. Ama DTP’yle görüşmeme, sadece Başbakan’ın kişisel keyfiyeti değil, askerlerin de ortak olduğu ‘milli güvenlik” politikasının tercihiydi. “PKK’ye terörist demedikleri sürece” görüşülmeyecekti DTP’yle!
    DTP’nin PKK’ye ilişkin pozisyonunda hiçbir şeyin değişmediğini biliyoruz.
    Değişen, devletin Kürt sorununa dair artık değişim zorunluluğu duyuyor oluşudur.
    Bu değişim ihtiyacının öyle demokratik kaygılarla falan alakası yoktur; bir zorunluluktur. DTP seçimlerde bölgedeki başarıyı göstermese, bugün bu görüşme olmayacaktı mesela...
    Koşullar Kürt sorununda temelli bir çözüm olmasa da en azından bir ‘açılım’ı zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluğu anlamazlıktan gelen, kabul etmek istemeyen ya da kabul etmez görünmeyi tercih edenler var. MHP ve CHP şimdi devlet içerisindeki ‘red cephesi’nin aktörleri rolündeler.
    Başbakan ile DTP görüşmesi sonrası tepkilerine bakın. Yıllardır şişirilen milliyetçi-şoven balonu ağızlarından bırakmak istemiyor, ırkçı ranttan beslenmekte ısrar ediyorlar.
    Bahçeli, “dağa çıkar, 50 yıl savaşırız” diyor.
    Baykal, “DTP’yle görüşmek PKK’yle görüşmektir” diye, feveran ediyor.
    Aslında devlet içerisinde meseleye dair tam bir örtüşme olduğunda, bu savaşçı cengaverlerin bugün tükürdüklerini yarın yalayacaklarını söylemek de mümkün. ‘Yukardan’ gelecek bir “yeter sesinizi kısın” komutuyla, Bahçeli’nin, “ben ‘dağa çıkarız’ derken Erciyes’teki geleneksel ülkücü buluşmasını kastetmiştim zaten” diyerek, Baykal’ın da “ya DTP’yle görüşüyorsunuz ama biraz da bizim Mehmet Sevigen’le görüşülse kıyamet mi kopar” diye makara yaparak “araziye uyabileceği” ihtimal dışı değildir!
    Kürt sorununda “değişim” zorunluluğu devlet kapısına dayanmıştır.
    O kapıdan ekmek yiyen kapı kullarının afra tafrası, onları şekillendiren devlet icazetinin sınırları ölçüsünde olacaktır ancak.
    Bu ölçüler içerisinde, birileri ‘açılım’ konseptinin açılarını mümkün olduğunca kapatmaya; birileri de hak ve özgürlük mücadelesiyle zorlamaya, sınırlarını genişletmeye çalışacaklardır.
    VEDAT İLBEYOĞLU
    www.evrensel.net

    0 yorum yapılmış

      Yorum yapın

      Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.