KÜLT-ABLASI

KÜLT-ABLASI

  • Başbakanımın son incisinden yola çıkarak barışı didikleyeceğim. Gözümüzü yolda bırakan, bir türlü gelemeyen barış nerede kaldı arayacağım. Cuma günkü gazeteden aynen alıyorum tırnak içinde.


    Başbakanımın son incisinden yola çıkarak barışı didikleyeceğim. Gözümüzü yolda bırakan, bir türlü gelemeyen barış nerede kaldı arayacağım. Cuma günkü gazeteden aynen alıyorum tırnak içinde. “Ekonomik kriz ne olacak?” diye bağıran; işsizlikten, açlıktan imanı gevremiş kadına cevap çat diye geldi hazretten: “Bu salonda partili olan var, olmayan var. Ekonomik kriz nedir diye sorsan tanımlamaktan aciz olan var.” Tanımı yapamayan şikayet etmesin kabilinden. Partili olmayan hiç ağzını açmasın. Anca bir ekonomist açlığından söz edebilirmiş, bilmiyorduk. Evet, alıştığınız gibi bir yazı değil bu. Ne makara var işin ucunda, ne cambazlık, hokkabazlık. Mesele barış çünkü.
    Barış ve mesele her ne kadar yan yana getirilecek kavramlar değilse de, ikisi ayrılmaz bir bütün benim kafamda. 11 yaşına iki darbe, sayısız baskı sığdırmış bir adam olarak barışı hep dert ettim kendime. Öyle ya, sorun oldu başımıza bugüne kadar. Ortalıkta görünmediğinden kenara köşeye saklandığından insan haklarıyla birlikte arattı durdu kendini, gölge düşürdü gül gibi demokrasimize. Hiç görmedik ortalıkta, yaşamadık yaşayamadık adamakıllı, ne menem bir şeydir bilmeyiz, tanımı ne diye sorsalar apışıp kalırız. Barış istemek neyimize! İnsan hakkı desen epey tepelerde bir yerde duruyor, çoluğun çocuğun elinden kaldırılmış kırılacak vazo gibi. İnsanın hakkı mı olurmuş diyesim geliyor otomatikman. ‘80’lerde ithal peynire el sürememiştik, çok şükür barışı da Avrupa Birliği vesilesiyle ithal ettik. Kürt açılımı kaosu sürerken polise taş attıkları için Terörle Mücadele Kanunu’ndan yargılanan çocuklar hâlâ cezaevinde. Yasadışı gösteri yapmak, kamuya zarar vermek, terör örgütü adına suç işlemek, terör örgütünün propagandasını yapmak, devletin bütünlüğünü hedef almak gerekçeleriyle 16-25 yılla yargılanıyorlar. Birçoğunun cezası kesildi bile. 17 yaşındaki M.E. bu çocuklardan biri. Azadiya Welat gazetesinin dağıtımında çalışıyor. Gazete dağıttığı mitingden alınmış, 10 ay tutuklu kalmış. 7 yıl 8 ay 20 gün hapis cezası kesinleşmiş, şimdi Yargıtay’dan yanıt bekliyor. Kürt açılımının tartışıldığı bugünlerde ondan bir mektup var.
    “Oraya gazete satmak amacı ile gitmeme rağmen, ben de herkes gibi orantısız güç kullanan güvenlik görevlilerinden nasibimi aldım” diye başlıyor, ardından cezaevi koşullarından bahsediyor M.E. Ben de mektuptan bazı satırları art arda sıralıyorum.
    “ Bayramlarda diğer tutuklular ile görüştürülme imkanı tanınmıyordu.
    Türkiye Tabipler Odası tarafından cezaevine gönderilen bir heyete sorunlarımızı aktardığımız için bozuk olan buzdolabımız değiştirilmedi.
    Çamaşırlarımızı yıkadığımız yerde banyo yapmak zorunda kalıyorduk.
    Ya sıcak su verilmiyordu ya da soğuk su. Yani ikisi bir arada akmadığından düzenli bir şekilde banyo yapamıyorduk. Ramazan ayında oruç tutan tutuklulara sahur yemeği diye 1-2 domates bir o kadar da salatalık veriliyordu sadece.
    Kendi imkanlarımız ile oluşturduğumuz kütüphaneye bile tahammül edilmiyordu. Ve havalandırmaya çıkarın deniliyordu. Havalandırmada da yağmur yağdığından kitaplar harap oluyordu.
    Çarşaflarımız, ancak bir heyet gelirse teftişten önce değiştiriliyordu. Ve bir keresinde teftiş bittikten sonra geri istendi. Mahkemelerde yasak olmasına rağmen kelepçeleniyorduk. Ve sadece mahkeme salonunda kelepçelerimiz açılabiliyordu. Askerlerden sık sık ‘Terörist’ gibi hakaretler işitiyorduk. Yine askerler, dosyalarımıza baktığında bizimle dalga geçmeye çalışıyorlardı.
    Sandalyelerimiz ve masalarımız yetersizdi. Bir arkadaşımızın babası, sırf görüşte zafer işareti yaptı diye 1 yıllık görüşten men cezası aldı. Kültür Bakanlığı’nca onaylanan ve denetim pulu verilen kitaplar keyfi uygulamalar ile verilmiyordu. Bize gelen giysiler sıfır ve ambalajında olmak zorundaydı. Önceden kullanılmış olanlar alınmıyordu.
    Diğer cezaevlerine gönderdiğimiz mektuplar verilmiyordu. Bize gelen mektupların yüzde 60’ı verilmiyordu.
    Bizim talebimiz olmadığı halde bir imam haftada bir koğuşumuza gelip Kürtlere akıl almaz şekilde hakaretler savuruyordu.
    Bizden önce tutuklanmış olan A.Ç. adında bir tutuklu, A.P. diye bir JİTEM elemanı tarafından ajanlık yapsın diye gönderildiğini açıkladı. (…) O tutuklu sık sık mahkemeye çıkarılıyordu. Ama dediğine göre mahkeme diye Adliye Sarayı’nın bodrum katında JİTEMci A.P. tarafından ajanlığa zorlanıyor, kabul etmediğinde ise dayak yiyordu.”
    Mektup uzayıp gidiyor ama yer kısıtlı, çocukların cezaevinde yaşadıklarının sadece bir kısmı yukarıdakiler. M.E. ekliyor son sözlerini mektuba:
    “Bu soruna sadece çocuk sorunu olarak yaklaşmak doğru bir yaklaşım olmaz. Bu sorun doğrudan Kürt sorununa bağlıdır. Çünkü hiçbir çocuk durup dururken ölümü bile göze alıp polise taş atmaz. Demek ki bu sorun artık öyle bir hal almış ki, çocuklar bile bu yanlışlığı görebiliyor.”
    Mektup her şeyi anlatıyor zaten. Detaylara girmiyorum. Polis ve askerin öldürdüğü çocuklardan hiç söz etmiyorum bile. Liste çok uzun zira. Anlaşılan o ki, açılımı yapacak olanlar da ne barışın ne de insan ve çocuk haklarının tanımını yapabilecek durumda değiller. Hadi, sabahlara kadar çalıştılar didindiler ineklediler teoriyi hallettiler diyelim. Pratiği ne yapacağız bilemiyorum.
    ayşe bengi
    www.evrensel.net