Son Roman yıkım bekliyor

Son Roman yıkım bekliyor

Hükümetin belediyelerle birlikte yürüttüğü “Kentsel Dönüşüm” Projesi, Sulukule’yi dönüştüre dönüştüre harabeye dönüştürdü. Pencerelerden taşan neşeli kadın haykırışlarının ritmiyle sarsılan iki katlı eski evlerle...


Hükümetin belediyelerle birlikte yürüttüğü “Kentsel Dönüşüm” Projesi, Sulukule’yi dönüştüre dönüştüre harabeye dönüştürdü. Pencerelerden taşan neşeli kadın haykırışlarının ritmiyle sarsılan iki katlı eski evlerle bezeli o sokaklar artık yok. Kim derdi ki bin yıllık Roman sığınağı; darbukalı, kemanlı, çoluklu çocuklu şen Sulukule, taş yığınlarının sessiz ve renksiz boşluğuna düşecek. 1054’te Bizans İmparatorluğu zamanında İstanbul’a göçen Romanlar, o zaman da “öteki” görüldükleri için kent dışı sayılan bu kale dibine yollanmışlardı. Bin yıl sonra mekanları kent içi oldu ve onlar; güzelliğin parayla olduğunu sananlar, “bu çirkin mahalleyi” görmesin, rahatsız olmasın diye daha uzaklara yollandılar. Onlara ev diye Gaziosmanpaşa’da Taşoluk’ta apartman katlarına sıkıştırılmış daireler verildi.
Ne yoksulluğun ne yokluğun yüzyıllardır yapamadığını “dönüşüm” yaptı; en büyük sıkıntılara rağmen neşeli olabilmenin sırrını bilen bu mutlu halkın yaşamı, trajediye dönüştürüldü.
Bu hayatlardan biri, taş yığınları arasında tek kalmış ev parçasına, belki de komşusundan kalan tek hatıra olduğu için omzunu dayamış; yalnızlıktan küçüldükçe küçülen iki katlı mavi boyalı evinde, dozer yolu gözleyen Gülsüm teyzeye ait.
TAŞ ÇOCUKLAR
Surların gölgesinde yürüyerek yavaş yavaş yaklaşıyoruz Sulukule yıkıntılarına. Birden çocuklar sarıyor etrafımızı. Evlerin gölgeleri azaldığı için güneşten saklanacak yer bulamayan çocuklar, karardıkça kararmışlar. Daha uzaktan “Hello, hello” diye bağırarak koşuyorlar. Yanımıza gelince selamın yerini “Para ver para, para ver para” çığlıkları alıyor. Çekiştiriyor, sarsıyor, tehdide başlıyorlar. Kızlardan biri “Bıçak çekerim haa” diyor. Sonra taşlarla tehdit ediyorlar; yıkılan evlerden artakalan kocaman taşlarla...
Sulukule’ye yıllardır gidip geliyoruz. İlk defa çocukları böyle görüyoruz. Böyle hırçın, ısrarlı, tehditkar... Mahalle taş yığınına döndükçe çocuklar da taşlaşıyor belki. Yıllarca süren ha yıkıldı ha yıkılacak stresi, yıkım kavgası ve sonunda boşalan mahalle, onların vicdanlarında da delikler açıyor olmalı. Sadece Sulukule’yi değil, Sulukule’nin çocuklarını da “dönüştürüyorlar”...
BEN NEREYE GİDECEĞİM?
Çocuklardan kurtulunca enkaz yığınından kalan tek duvara dayanmış iki katlı eve giriyoruz. Bu ev, Gülsüm Bitirmiş’in dedesinin evi. O da burada doğdu ve 56 yaşına gelene kadar bu evde yaşadı. Şimdi bu evi yıkacağız, git diyorlar ona. Nereye gideceğini, 56 yıllık ayak izlerini; duvarlara, taşlara, sokaklara işlenmiş hatıraları bırakıp ne yapacağını bilmiyor. Bütün komşuları gitti. Yalnız kaldı... “Gece uyumaya korkuyorum” derken sesi titriyor: “Yıkım başladı, her yeri yıktılar, bir tek benim evim kaldı. Benim ailem yok, kocam yok. Bir çocuğum var benim. Geceden geceye komşular bir tabak yemek veriyor. Ben burada doğdum büyüdüm. Ev yıkılırsa sokaktayız. Ne yapacağım ben şimdi? Ağlamaktan gözüm de kör oldu, üzüntüden oldu.”
Belediye evi için 4 bin 500 lira vermiş. 7-8 ay kirada yaşasa sonra yine sokakta kalacak.
12 YAŞINDA İŞÇİ
Gülsüm, ilkokulu bitirdikten sonra Mahmutpaşa’da bir konfeksiyon atölyesinde işçiliğe başladı. Yıllarca üç kuruş paraya sigortasız çalıştığı için bir emekli maaşı yok. Babası ile yaşadığını söylüyor. Annesine ne olduğunu anlatmıyor. Çalışıp bir kardeşini evlendirdikten sonra babası yalnız kalmasın diye evlenmedi. Ancak babası da erken öldü. Ölüm, hayatında önemli bir yer tutuyor. Geç de olsa bulduğu hayat arkadaşını, kocasını da beş yıl sonra kaybetti. Boyacılık yapıyordu kocası, evleri boyuyordu. Bir gün mide kanaması geçirdi ve öldü. Gülsüm, 5 yaşındaki oğluyla yalnız kaldı. Bu sefer de tülbent, çorap, elbise satmaya başladı kendi mahallesinde. “Oğluma en güzel sünnet düğününü yaptım” diye övünerek anlatıyor: “Çok güzel baktım oğluma. Ama o zaman böyle yıkımlar yoktu ki. Buluyorduk bir parça ekmek. Fakirdik ama mutluyduk, biz lüks ev görmedik; öyle katlarda oluyor ya güzel, parkeli evler, kale bodurlu evler... Görmedik onları... Şimdi elimizdeki evler de yıkılıyor, ben nerede oturacağım?..”
REKLAM DEĞİL YARDIM
Oğlu 7 aydır cezaevinde. “İftira attılar, şimdi askere gidecekti” diyor başka bir şey söylemiyor. Yıkım belasıyla tek başına kalmış. Çalışıp didinmekle geçen hayatı tek gözünü kör etmiş, dişlerini dökmüş, nefesini kesmiş ve kalbini kırmış. Kalp ve astım hastası haliyle yaşlı ninelere dönmüş bu yaşında. Zenginlik istemiyor. Hiç zengin olmamış, hiç zengin olma hayali kurmamış da zaten: “Bana iki odalı bir ev versinler. Ben lüks ev istemiyorum ki, kaloriferli ev istemiyorum ki...”
Gülsüm teyzeyi haber yapmaya zor ikna ettik aslında. İki elini beline koyup “Reklam istemiyorum yardım istiyorum ben” diye fırça atarak başlamıştı sohbete. Eğer telefon numarasını yazmazsak da asla konuşmayacağını söyledi. Yoksa hastalığına falan bakmadan sopayı kapar eliyle koymuş gibi bizi bulur, eminiz. Yazıyoruz o yüzden: 05373946548...
Ama öyle sadaka istiyor, kendisini acındırıyor sanmasın kimse. Destek beklerken bile sayıp döküyor. “Çıksın bir zengin adam. İki göz oda istiyorum. Onca zenginler var ya, nereye harcayacaklarını bilmiyorlar o paraları. Denize para harcıyorlar, eğlence yerlerine harcıyorlar. Zenginler rahat edecek ya burada, biz fakiriz. Parasız adam hiç adam. Parası varsa iyi adam. Bizim paramız yok, bizi atıyorlar sokağa” diye azarlayarak söylüyor söyleyeceğini. Boynunu bükmüyor.
(İstanbul/EVRENSEL)
Elif Görgü
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.