Hiç tanımadığım birine mektup

Hiç tanımadığım birine mektup

Sadece bir adrenalin yükselmesinde her şeyden vazgeçip, ağzımda köpüren zamanla devam ediyorum şimdi. Hayatımdaki eski rüzgarlar yok artık. Estetiğin kız kardeşi, ahlakın soy kütüğü...


Göçsek ya da kalsak; kendimiz belirlesek
Pınar Selek

Sadece bir adrenalin yükselmesinde her şeyden vazgeçip, ağzımda köpüren zamanla devam ediyorum şimdi. Hayatımdaki eski rüzgarlar yok artık. Estetiğin kız kardeşi, ahlakın soy kütüğü, felsefenin babası da yok artık ama seçtiğim nesneler anlamsız olsa da uykulu halleriyle gülümsüyor seçtiklerim. Koparılmış iplerinden düşüyor yalnızlık. Hayali içimde körelmiş isteklerin hesaplaştığı bir an bu. Kendimi en iyi hissettiğim, en olmak istediğim şeyler bunlar. Sahipsiz bir toplu mezarın gizini kuran tepelerden, elini uzattığın o şehirden, dibe batan ömrümüz gibi duruyor önümde. Yollar, kaldırımlar, aşklar yok bu öyküde ama Camus, Gide ve Descartes’in ortaklaştığı “İnsan tabiat içinde seçebilen tek varlıktır” cümlesine inanmak ve inandırmak istiyorum artık. Firavunlar döneminden kalma İsrail-Filistin savaşı, Sümer krallarından beri Kürtlere düzenlenen operasyonlar, Afrika’da bağımsızlık sonrası yaşanan 33 iç savaş, militarizmle harmanlanmış ataerkil yaşantılar, küresel ısınma canımı sıktı çünkü. Bu hayatı sürdürebilmem için yaşam önceliklerim olmalı artık. Oyuncaklarım, okuyacaklarım, yerli halklarım olmalı. Seçmeliyim, ben de seçmeliyim.
Çekip gitmiş olmalıydım ama çakılıp kaldım işte. Bir filmden sonra başroldeki adam gibi yürüyen, çift sarılı bir yumurtaya sevinen çocukluğa takıldım işte. Oyuncaklarım var. Mutluyum. Üstelik bir şeyi ne kadar uzun hayal ettiğimi bilmeyecek kadar saatsizim de. Şimdi ezberim bozulur, cümlelerim dağılır ve başka çocuklar katılır oyuna.
Ah! Bu kötü çocuklar oynamasını da bilmiyorlar. İnsan hiç oyuncakları kırar mı? Allah kahretsin! Babamın aldığı oyuncak araba, eyvah! Annemin hediye ettiği oyuncak askerler… Ne yapacağım ben şimdi? Oysa onlarla oynayacak, kaza yapacak, savaştıracaktım onları. Bu da çocuklukta kalacaktı. Çaya batırılan bisküvinin verdiği mutluluk, önde oturan ineklere domuzca verdiğim yanıtlar gibi çocuklukta kalacaktı her şey...
Bir etnik müzik, formüle edilmemiş bir yaşam, tropik bir yerin ya da ormanın ruhuna sızan bir yaşam. Yalnızlığın ve uzaklığın olmadığı bir dünya. Şimdi kendimi zamanın sabit kaldığı, altın çağını hiç yaşamamış bir yerde arıyorum. Taşlar, kuşlar, devasa bir gökkuşağı, çiçek, ruh, şenlik… Düşünüyorum, bir yerli halkı düşündükçe buluyorum cevabı: kendi dilim. Hep aynı şeyi söyleyen kalabalıktan biliyorum çünkü; evet, gerçekten de cevap: kendi dilim.
Gecenin bir yarısı tüm bu önemli konular arasında ev ödevini bitirmiş bir çocuk gibi seviniyorum ama bir şeyler eksik galiba. Avutamıyorum kendimi. Okuduğum Kafka dönüştüremiyor beni. Vasıfsız kompozisyon jürisi olsam diyorum. Konu ‘Barış’ olsa, usulca kağıtlara baksam, onlarla dolsam, uysalca insem derinliklerine yazılanların. Pratikleri olmayan ama teoride sallayan bu anlatıları okusam, okusam, okusam… Ölü de olsa sırtlayıp götürsem bu sözcükleri; tekrar dağıtsam onlara. Vicdanlar temize çıkarılmışken tekrar kirletsem. Neyse ki dürüstlük diye bir ilkesi yok savaşın. Herkes tekrar yazsa ve ben tekrar okusam onları, biraz da olsa avutsam kendimi işte.
Edebi mekanın tarihi sayfalarında adı geçen bir kahramanın yası tutuluyor aslında, anlamasanız da. Bu zehirli arzu, yerini temize çekilmiş hasrete bırakıyor bak. Biliyorum, ya seçtiğim nesneler saçma ya da seçtiklerim ağır ama rutubet kokulu yalnızlık posasında geçen her gecem uzadıkça gece 2’lere, 3. Dünya Savaşı’nın acısını hissedecek ömrüm. Dokunsanız ağlayacak, kin kusacak kadar doluyum artık. Bir şey olmalı. Evet bir, sadece bir şey olmalı… Adı barış, adı kardeşlik, adı Kürt halkının görünürlüğü olmalı…
EMRAH TUNCER (Yüksek Şehir Plancısı-Coğrafya Öğretmeni)
www.evrensel.net