Sahip olduğumuzşeyleri bile bekler hale gelmişiz

Sahip olduğumuzşeyleri bile bekler hale gelmişiz

Doğu ile Batı, anne ile baba arasında kalmışız, öğretmenle ev… hep bir şeyler arasında… Kendi kimliğimizi bulmamıza çok fazla izin verilmemiş. Özgür bırakılmış çocuklarla, bırakılmamış çocuk arasında bile benzerlikler var. Her ikisine de kendi kişiliğini bulmasında yardım edemiyoruz. Çünkü her ikisi de kendi kimliğini bulmak için çaba harcamak zorunda.

Siz kimsiniz? Ne yapıyorsunuz burada? Ne demek oluyor bu adalet komedyası. Sorguya çekilen niçin başkası değil de benim? Bunu bilmek isterdim. Siz de bilmiyorsunuz. Emirleri uyguluyorsunuz. Ve bu ad, her nasılsa benim olan bu ad, bir başkasının da olabilirdi. Bir badanacının mesela. Buradan çıkınca evinize gidecek, annenizi, karınızı, çocuklarınızı kucaklayacaksınız. Teker teker alınınca, her birinizin bir insan olması, hepinizin bir vicdanı olması... İşte bunu anlayamıyorum!”Yukarıdaki sözler Franz Kafka’nın Duruşma adlı oyunundan. Mahir Günşiray 13 Mart 1996’da Düşünce’nin suç olmaktan çıkması için kendini ihbar eden 185 yayıncıdan biri olarak DGM karşısında Kafka’nın ağzından veriyor savunmasını. Mahkemeye hakaret edildiği düşünülüyor ve açılan dava sonucu ceza alırken DGM gıyabında Kafka’yı yargılamış oluyordu.Tiyatro Oyuncusu ve Yönetmeni Mahir Günşiray Düşünce Suçuna Karşı Girişim’deki tutumunu bugün de tutarlı bir biçimde sürdürüyor. “Oyuncu sahnede değil ama hayatta düşünen insan olmalı. Hayata bakışı olmalı, yoksa yorumlayamaz, bir şey yaratamaz.” Diyen Günşiray’la ülke siyasetini, insanını ve tiyatrosunu konuştuk… Kafka’nın Duruşma adlı oyunundan bir bölümle kendinizi savunmuştunuz Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin duruşmasında. Katılayım ya da katılmayım düşüncenin özgürce ifade edilmesinden yanayım deyip “biz de suçluyuz, bizi de yargılayın” diyenlerdendiniz. Kafka yaşasaydı o günden bugüne memleketçe yaşadıklarımızı nasıl yorumlardı?Kafka herhalde yine odasına kapanır; anlamaya, araştırmaya ve içindekileri dökmeye çalışırdı. Bugün de aslında Kafka’nın içinde bulunduğu durumunun başka bir çağda benzeri yaşanıyor. Hatta daha bir kaos içerisinde, neyin ne olduğunun karıştığı bir süreç içindeyiz. İdeolojiler, partiler, hepsi karıştı. Politik ortam bazı konularda biraz daha rahatladı. Ama sokağın ortasında, güpegündüz hem de planlı programlı, bunun içerisinde devlet görevlilerinin olduğunun kuvvetli kuşkusu içerisinde bir yazarımızı, düşünce adamımızı öldürebildiler. Hrant Dink’i katledebildiler. Hala bazı şehirlerde –sadece Diyarbakır’da değil- herkesin gözü önünde çocuk kurşunlayabiliyoruz. Avrupa Birliği’ne uyum sağlamak, oradan yarar sağlamak düşüncesiyle gelişmeler de var. Çok sağlıklı gözükmüyor bana yine de. Demokrat hatta solcu gözüken fakat çok daha faşist, militarist hatta fanatik derecede kışkırtıcı fikir ve davranışlarıyla karşı karşıyayız. Bunun yanı sıra fikirlerine saygı duyduğum ama katılmadığım AKP gibi bir partinin tam tersi, milliyetçi ve cumhuriyetçi kesimlere göre çok daha demokrat, açık fikirli ve değiştirici olduğunuzu görüyoruz. Ama hiç katılmadığım eylemlerine de tanık oluyoruz. Her şey karışmış durumda.Hrant Dink katledildiğinde söylediğim gibi politikadan iğreniyorum. Aslında bunları konuşmaktan da sıkılıyorum. O yüzden işimizin içinde neyi koyabiliyorsak, nasıl algılıyorsak, kendimizi geliştirebiliyorsak onun peşindeyim. Sadece tiyatro yoluyla politika yapmak gerektiğine mi inanıyorsunuz bu durumda?Çok isterim, benim gibi düşünen insanların inandığı bir parti olsun ben de oyumu gidip rahatlıkla verebileyim. Ama böyle bir şey göremiyorum maalesef. Emek, Barış, Demokrasi bloğunu da desteklemiştiniz…Elimden geldiğince barışçı, birbirini anlamaya ve öylece kabul etmeye önem veren oluşumlara destek vermeye çalışıyorum.AŞKI BİLMEYEN KADIN VE ERKEKLERLE DOLU BİR TOPLUMBizde siyasetin en büyük kafa karışıklığı Kürt meselesi galiba. “Solcu”yu milliyetçi yapan ya da “sağcı”ya sempati duydurtabilen… Tabii sorunlar birbirine çok bağlı; Kürt meselesi, Ermeni meselesi, hatta Rum meselesi bile hala bir mesele bizim için. İstanbul’da yaşamak neden kolay değil? Neden herkes gergin, vahşi? Çünkü birlikte yaşamak zorundayız, her şeyden evvel çok farklı zeka türleri var. Politik, insani yaklaşımlar, hayat tarzları… hepsi burada. Müthiş bir kaos. Sürekli “içte, dışta düşman” fikri pompalanmakta, bu sıradan faşizmi sürekli yeniden üretmekte. Her dakika ölüme asker yollayan anneler, babalar, kardeşler. Çok çabuk yönlendirilebilen, hemen bir şeye inanan sonra birden inanmayan… Bunun politik nedenleri de var, ekonomik nedenleri de… hatta –çok göz ardı ediliyor ama- çok bariz şekilde seksüel nedenleri de var. Aşkı bilmeyen, sevgiyi bilmeyen, seksi bilmeyen erkek ve kadınlarla dolu bir toplum burası. Bunları doğru dürüst yaşayamadığı gibi teorik olarak da bilemeyen… Bahsedemeyen…Bence Kültür Bakanı harikulade bir açıklama yapmış; “Devlet Tiyatroları’na ya da Kültür Bakanlığı’na başvurulacak Kürtçe oyunların desteklenmesini ben onaylıyorum”. Hükümete, devlete her türlü eleştiri hakkım saklı olmak üzere bunlar devrim niteliğinde şeyler. Bunlar küçük cesaret gösterileri. Bunlar konuşuldukça, karşı çıkılsa da alışılacak. Tabii darbelerle, ya da birtakım vahşi suikastlarla engellemeler olmazsa…Peki, Devlet Tiyatroları’nın bu düşünceye katılmamasına ne diyorsunuz? “Kime Kürtçe oyun oynatacağız, Kürtçe şarkı söylemeye benzemez tiyatro yapmak” demişti Lemi Bilgin?Teknik olarak doğru tabii, Devlet Tiyatrosu oyuncularıyla Kürtçe oynamak imkansız. Bu Devlet Tiyatroları’nda değil de Kültür Bakanlığına başvuran Kürtçe Tiyatroların desteklenmesi şeklinde olabilir. Devlet Tiyatroları önce Türkçe oynanan oyunların en iyi yapılması için gayretini sürdürse… Bir de Kürtçe oyun yapma sıkıntısı olmasa ben de mutlu olurum. Burada konu teknik değil zaten; Lemi Bilgin “Tabii ki oynanmalıdır, oynanması için de gereken yapılmalıdır” demedi. Onu dese teknik meseleler çözülür herhalde... Mesela benim gerçekleşemeyen bir projem var; üç sene önce başladık. Hollanda’dan bir tiyatroyla ortaklaşa yapacaktık; Bir Kürtçe Shakespeare yapma projesi oluşturduk, ekipler de kurduk. Bir Yaz Dönemi Gecesi Rüyası’nı ben Kürtçeye çevirttim, Civan Haco müziklerini yapmayı kabul etti. Diyarbakır’a oyuncu seçmek için gittim… ama bütçe konusunda yol alamadık. “Bizim yazarımız yok mu, neden Shakespeare?” diyenler de oldu, bağnaz fikirler ve engellerle karşılaştım. Benim niyetim Avrupa’daki Kürtlere oynamaktı, belki İstanbul da olabilirdi ama amacım Diyarbakır değildi. Politik bir Kürt oyunu yapmayı da düşünebilirdim ama özellikle Shakespeare’in en çok bilinen, fantastik, komedilerinden birini seçtim. Kürt politik tiyatrosu yapanlar var zaten…Evet tabii. Benim açımdan normal bir şey. Kürtçede bir dil, Kürtler de sanatçı insanlar, yaratıcı insanlar, şarkı söylerler, dans ederler, durmazlar yerlerinde. O zaman Bir Yaz Dönemi Gecesi Rüyası’nı oynasınlar yani. Proje köşede duruyor, niyetimiz de baki.ÖĞRENMEK İÇİN TİYATRO YAPIYORUMDünyanın en klişe sorusu geliyor; iki tip tiyatrocu var, biri tiyatroculuğu kartvizit gibi cebinde taşıyor, karvizitiyle televizyonda iş yapıyor. Bir de sizin gibi adamlar var; nerede karşılaşırsak karşılaşalım; televizyon, reklam neyse… Bunların hepsine tiyatro için katlanıldığını biliriz. Peki nedir tiyatroyu değerli kılan? Sizin için değil toplum için değerli kılan ne? Neden ısrar ediliyor tiyatroda?Sorduğun soru klişe gibi gözüküyor ama değil; öğrenmek istediğin şey benim de pek bilmediğim bir şey. Benimki de çok klişe olacak ama; tamamıyla öğrenmek için yapıyorum. Hayata dair ve felsefe, politika, estetik, sanat, insanlarla ilişki anlamında… Oyunlar oynanırken sahnedekilerle izleyenler arasındaki ilişkiyi merak ediyorum. Turneye gidilen şehirleri, oradaki insanları merak ediyorum, nasıl bir etkileşim oluyor; nasıl hayatlar kuruluyor? Eğer bir oyun için oturup bir sürü kitap okumayacak, çalışmayacaksam, ter dökmeyecek, gözlerim yorulmayacaksa o oyunu asla yapmam çünkü zaman kaybı olur. Bir Büchner yapmak mesela benim için Büchner ile ilişkisi olan her şeyi öğrenmek için yapmak demek. “Beklerken” de böyleydi. Avrupa’ya göçen, Avrupalı gibi olmaya çalışan insanların durumu ne ki acaba? Bunu ben tiyatro olmadan anlayamam ki. O insanların arasına giremem onlarla yaşayamam, tiyatro olmadan yapamam ki. Tiyatro seyirciye neden lazım meselesi cevapsız kaldı gibi…Seyirciye bir düşünceyi “bu budur” şeklinde bir mesaj olarak vermekten öte bizim araştırmalarımızı, anlamaya çalıştığımız dünyayı sergileyerek onların buna bakmasını, bizimle birlikte anlamaya çalışmasını sağlamak. Hakiki, bedensel bir ilişki kurmasını sağlamak. Seyirciye dokunmak ya da seyirciye laf atmaktan bahsetmiyoruz ama seyircinin orda olduğunu hissetmesi, seyircinin kendini, dünyayı ve bizi unutmaması. Seyircinin arkasına yaslanıp “Hadi bakalım ne diyorlar” demesi değil de hafif öne doğru kaykılmasını sağlamak, kendini kaptırması değil ama farkında olmadan içerisinde, bedeninde bazı şeyleri harekete geçirmeyi sağlayacak bir şey yapmaya çalışıyoruz.OYUNCU DÜŞÜNEN İNSAN OLMALIİnsanı merkeze alan bir şeyden bahsediyorsunuz?Tamamiyle! Böylece oyuncu insanı merkeze alıyoruz. Çalışmalarımız da oyuncunun insan olarak ne yarattığının üzerinden gidiyor. Oyuncu geliştiriyor, o geliştirmiyorsa ben geliştirmiyorum.Oyuncunun alışılageldik tanımı mı değişiyor bu durumda?Değişmek zorunda aslında, oyuncunun yaratıcılığından bahsediliyorsa bu ne demek ki? Soyut bir şey değil yaratıcılık. Çocukların ilk çağlardaki eğitimlerindeki yaratıcı drama içerisinde de çocuğa bir yeni kimlik vermek değil; onun içindeki onu keşfetmesini sağlamak, onun kendi özelliklerini kullanmasını, varolan her şeyi hissetmesini sağlamak. Bizde bunlar var ama okul eğitimi, toplumdaki her türlü baskılar, korkular gittikçe başka bir insan oluveriyoruz, biz biz olmaktan çıkıyoruz. Bir de oyuncu düşünen insan olmalı; sahnede değil ama hayatta düşünen insan olmalı. Hayata bakışı olmalı, yoksa yorumlayamaz, bir şey yaratamaz. Hiç gelmeyecek bir Godot’yu bekliyorduk, şimdi neyi bekliyoruz?Ölene kadar yaşadığımız hayat aslında bir bekleyiş, bitip tükenmeyen bir bekleyiş içerisindeyiz. Kimi zaman sahip olduğumuz şeyleri bile bekler hale gelmişiz. Belki seveceğimiz en yakın insan yanımızda olmasına rağmen sevgiyi de bekler hale gelmişiz. Tatmin olmamakla mı ilgili yoksa farkında olmamakla mı?Tam olarak yaşayamamakla, neyi yaşamak isteyeceğini bilememekle ilgili. Doğu ile Batı, anne ile baba arasında kalmışız, öğretmenle ev… hep bir şeyler arasında… Kendi kimliğimizi bulmamıza çok fazla izin verilmemiş. Özgür bırakılmış çocuklarla, bırakılmamış çocuk arasında bile benzerlikler var. Her ikisine de kendi kişiliğini bulmasına yardım edemiyoruz. Çünkü her ikisi de kendi kimliğini bulmak için çaba harcamak zorunda; destek olmak lazım, tamamen bırakırsan o desteği nerden alacak, sıkarsan zaten hiçbir zaman yapamayacak. Hatta sıktığında bazen daha iyi bile çıkıyor; ona protesto olarak kendini geliştirmeye çalışıyor. Benim hayatımda da biraz öyle olmuştur.Hep bir bekleyiş içinde olmak; belki o an sahip olduğunuz şeyleri tam yaşayamama… Bu vahşi kapitalizmle birlikte sunulan bir şey; hep “Daha iyisi var”, “Daha mutlu olabilirsin”. Tekrar başladığımız yere Kafka’ya dönüyoruz; Akademiye Bir Rapor öyküsünde değindiği gibi; Aslında özgürlük diye söylenen bir yalan var ortada. Neden bahsediyorsun ki? Özgürlük o kadar soyut ve kandırmaca bir şey ki… Bunlar söylene söylene hep sanki orada başka bir yerde bir şey var ve sen ona ulaşmalısın derken; aslında özgürlük burada.” Nâzım’ın dediği gibi “... En kötüsü insanın zincirleri kendi içinde taşıması... “
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net