YAZILAMA

YAZILAMA

  • Ian McEwan’ın Yabancı Kucak’ı şu tasvirlerle açılıyor:“Tekneler, otelin önündeki dubalar üstüne kurulmuş rıhtıma bağlıydılar. Sabahları, bu paslanmış, iç aksamları sökülmüş kaba saba mavnalar...


    Ian McEwan’ın Yabancı Kucak’ı şu tasvirlerle açılıyor:
    “Tekneler, otelin önündeki dubalar üstüne kurulmuş rıhtıma bağlıydılar. Sabahları, bu paslanmış, iç aksamları sökülmüş kaba saba mavnalar, görünürde hiçbir yükleri ya da hareket etmelerini sağlayacak herhangi bir mekanizmaları olmamasına karşın bir yerlere giderlerdi; her günün sonuna doğru yeniden ortaya çıkarlar, tayfaları da tokmakları, keskileri kaptıkları gibi çıt çıt anlamsız bir işe koyulurlardı.” (abç)
    Bol paralarını tüketecek yer bulamayan ve tatminsizliklerini sapkın bir cinsellikle tatmin etmeye çalışan bir çiftin otel balkonlarından gördüğü manzaradır bu. Romanın ilerleyen sayfalarında da zaman zaman “cırlak çekiç sesleri”yle zaman zaman da çalışma sesleri kesildiği için roman kahramanlarına verdikleri “mutlulukla” karşımıza çıkar bu liman.
    Sahne burjuva çiftin ‘öznel kamera’sından mı yazarın ‘nesnel kamera’sından mı çizilmektedir, pek belli değil, belki de ikisi birden. Ama bu pasajlar, burjuva sanatının emek dünyasına ve emekçilere bakışının veciz ifadesidir.* Bu bakışta hoşlanmama ve anlamama bir aradadır.
    Burjuva, emeğin dünyasından hoşlanmaz: Onların aletleri “kaba saba”, sesleri “cırlak”tır, bu çalışmanın ancak yokluğu, kesilmesi “mutluluk” verir.
    Burjuva, emeğin dünyasını anlamaz: Çekiçler “anlamsız”ca çalışmaktadır. Mavnalar onun bilmediği “bir yerlere” gitmektedir. Hangi amaca hizmet ettikleri de belli değildir, çünkü yükleri yoktur. Ve –en azından görünüşte– büyülü gibidirler, “hareket etmelerini sağlayacak herhangi bir mekanizma” bulunmaz.
    Bu sevgisizlik ve anlayışsızlık toplamı eşitlense eşitlense korkuya eşitlenir. Küçük-burjuva, emekten korkar. En azından metaforik olarak, ilkçağ insanının doğadan duyduğu korkuya benzer bu. Yağmur yağar, güneş açar, kar yağar, deprem olur; ilkçağ insanı anlamaz. Büyüyle, tanrıyla açıklar bunu. Onlara karşı koyacak teknolojisi olmadığı için doğa olaylarının çoğu onun aleyhinedir, bu yüzden onlardan hoşlanmaz. Homo-burjuva insanı için de mesela mavnaların nasıl hareket ettiği bir muammadır. Aralarında binyıllar olan bu iki tür, başka bir cehalette de ortaklaşırlar; korktukları şeyin onları var eden şey olduğunun cehaletinde. Emek, söz konusu çiftimizin içlerine sıkıntı bastıran zenginliklerinin tek kaynağıdır. O çekiçler cırlak seslerle ötmese onlar o otelin balkonunda durup rahatsız olamayacaklardır, çünkü o oteli de, onları oraya getiren uçağı da, onların ceplerine dolarak bu seyahati yapmalarını sağlayan fazla parayı da ortaya çıkaran o çekiç sesleridir, yani (bir parça soyutlama ve simgeleştirmeye izin varsa) emektir.
    Şimdi sanat ülkesinden sürgün edilmiş olan emek…
    İsteyen bir iddia, isteyen bir çalışma hipotezi olarak kabul etsin bunu: Mesela bir yıl içinde yayımlanan romanlar, sahnelenen oyunlar, gösterime giren filmler üzerinde bir araştırma yapılacak olsa, emeğin ve emekçilerin bu eserlerde ancak çok küçük bir oranda temsil fırsatı bulduğu görülecektir. Sahneye çıkışları da çoğunlukla gülünmek ve acınmak üzeredir (ikisi de ‘dışarlıklı’lara duyduğumuz hislerdir.) Emekçi ve emekçi olmayan sınıfların dünya üzerindeki ve sanat ülkesindeki varlık düzeyleri arasında ters orantı yoksa ben de Halep yolunu arşın marifetiyle ölçmeye hazırım.
    Bunu emeğin bileşenlerinde ya da yapısındaki değişikliklerle açıklamak için ağzı sulananlar olduğunu biliyorum. Kendilerinden ricamdır, ağızlarını silmeden önce dünyadaki konutların, yiyeceklerin, giyeceklerin, kitapların, savaşların ve de diğer maddi manevi “zenginliklerin” tekniğin son ürünü ‘otel odasında sıkılıp duran çiftler motoru’yla ya da ‘tuşa basan parmaklar enerjisi’yle yaratıldığını da iddia etsinler; hepimizin gülmeye ihtiyacı var.
    * Burjuva sanatı son on yıllarda büyük ölçüde küçük-burjuvalara ihale edildi. Bu yüzden bu yazı bağlamında burjuvaziyle küçük-burjuvazi arasında nitel bir fark gözetilmiyor. Yoksa bir fabrika sahibinin üretim sürecine mevzubahis çift ya da McEwan kadar uzak olmadığı kuşkusuz. Ayrıca burada eleştirilenin İngiliz yazar McEwan ve romanı değil dünyanın çoğunluğunu oluşturan emekçileri sanatın kapsama alanından kovan burjuva sanatı olduğu da göz önüne alınmalı. Hatta romanlarının mimari yapısına özel önem veren McEwan’ın emekçilere dair sahneleri kahramanlarının burjuva yaşantısıyla karşıtlık oluşturmak üzere kurguladığı bile söylenebilir.
    BARIŞ YILDIRIM
    www.evrensel.net

    0 yorum yapılmış

      Yorum yapın

      Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.