Patlamamış mısır

Patlamamış mısır

Hadi yine iyiyiz. Başladı yerli film furyası. Bu hafta bir film, haftaya üç, sonra beş... Böyle böyle gidecek. Sinemalarda yerli filmler görücüye çıkıyor.


NİTEL
Hadi yine iyiyiz. Başladı yerli film furyası. Bu hafta bir film, haftaya üç, sonra beş... Böyle böyle gidecek. Sinemalarda yerli filmler görücüye çıkıyor.
Burada da yazıldı, bu güzel habere birtakım sorunlar eşlik ediyor. Bu filmler dağıtımı nasıl halledecek, seyirciyle nasıl buluşacak, nasıl filmler olacaklar, sinemanın geleceği hakkında nasıl bir rota çizilecek...
Geçen yıllardan kalma bir klişe var, “Arkadaşlar sinemaya destek olalım, yerli filmlere gidelim.”
Bu konudaki fikrim şudur. Sinemaya destek olmak için, kimse sinemaya gitmesin.
Çünkü bu tezin dayanaklarının, bu sonuca varmaya yeterli olduğunu düşünmüyorum. Şöyle; sinemaya destek olmamız neden gerekiyor? Sinemacılar parasal bir sıkıntı içinde. Birkaç ticari film dışında iş yapan film pek olmuyor. Sinema da pahalı bir iş olduğundan, sinemacılar üretimlerini sağlayacak miktarlar kazanamıyor. Çoğu film kendini bile döndüremi-yor, zarar ediyor.
Bunun önüne geçmenin bir yolu, seyirci sayısını artırmak olabilir. Ama seyirciden bunun için sinemaya gitmesini istemektense, bu ülkenin Kültür Bakanlığı’nın sinemaya destek olmasını istemek daha anlamlı. Dünyanın birçok ülkesinde bu işler böyle yürüyor. Bizde ise, sinemacılar, oradan buradan fon bulmaya, filmin kendisi için uğraştıklarından daha çok uğraşıyorlar. Kamu yardım miktarı çok düşük, emekleme halindeki Türkiye sinemasını ayağa kaldırması falan mümkün değil.
Ha, seyirci sayısı az mı, az. Yani daha doğrusu, ticari amaçlarla çekil-miş birkaç film iyi iş yapıyor, epey seyirci çekiyor. Yani onların seyircisi az sayılmaz aslında. Ama başka nitelikli çok film, seyirciyle falan buluşamıyor. Ama bunun çaresi de, seyirciye “sinemaya destek için” sinemaya git demek olmaz.
Bir film seyirci çekiyorsa ya da çekmiyorsa, bunun bir nedeni vardır. Onu iyi anlayıp, ona göre hareket etmek gerekir. Recep İvedik 2.4 mil-yon seyirciyi aştıysa onun da bir nedeni var, Sonbahar 150 bini bulduysa, onun da bir anlamı var, ötekisi 5 binde kaldıysa, onun da bir sebebi var. Bunu iyi analiz etmeli.
Bir film az izleniyorsa kötü filmdir, demeye çalışmıyorum. Ama bir film kötü diye az izleniyorsa, varsın öyle olsun, bunun bozulmasını dilemem.
Her film, daha fazla kamu desteğini hak ediyor. Ama seyirciyi, film kendisi hak etmeli. Sinema seyircisinin az olmasının, sinemanın seyirciden büyük ölçüde kopmuş olmasının tek sorumlusu seyirci değil çünkü.
Şu aralar nicelikten söz eden çok. Ben başka bir şey söylüyorum. Daha nitelikli filmlere ve nitelikli filmlere eğilimli seyircilere ihtiyacımız var. Biri olmadan diğeri bir işe yaramayacak.


|Sinema efsaneleri|
GAZ, FREN, ŞANZIMAN
Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde 1982 yılında Yavuz Turgul’a en iyi senaryo ödülünü kazandıran Çiçek Abbas filmi, Alibeyköy-Aksaray hattında çalışan minibüsçülerin arasında geçen bir hikayeyi anlatır. Film, Abbas’ın Nazlı’ya olan umutsuz aşkının penceresinden, İstanbul’un kenar mahallerinden birinde insanların geçim derdini, dayanışmayı, dostluğu ve de iki insan arasındaki aşkın paraya ya da başka herhangi bir şeye bağlı olmadığını anlatır. Şimdilerde yapımcılığı ve patronluğu yönetmenliğinin önüne geçen Sinan Çetin’in, usta Yavuz Turgul’un da yardımıyla kariyerinin en iyi işlerinden birini çıkardığı, düzgün bir hikayedir Çiçek Abbas.
Şakir’in (Şener Şen) minibüsünde muavin olarak çalışan Çiçek Abbas (İlyas Salman) patronu Şakir’in tam aksine, saf, iyi yürekli ve romantik bir adamdır. Yoksul Abbas, Şakir’in nişanlısı Nazlı’ya (Pembe Mutlu) aşıktır. Nazlı’nın babası kızını Şakir’e, minibüs sahibi olduğu için vermiştir. Ancak, Şakir’in evlenmeye pek niyeti yoktur, Nazlı’yı başka kadınlarla da aldatmaktadır. Nazlı, kendisini aldattığını gözleriyle gördüğü Şakir’le nişanı atmıştır ve safça kendisini seven Abbas’a karşı ilgi duymaya başlamıştır. Abbas, Nazlı’yla evlenebilmesinin tek yolunun bir minibüs sahibi olmak olduğunu bildiğinden, tefeciden de borç para alarak, hurdaya çıkmış bir minibüsü satın alır ve gece gündüz çalışarak minibüsü çalışır hale getirir. Bir gün Nazlı’yı eve bırakırken, ona sinemaya gitmeyi teklif eder, Nazlı kabul eder. Sevinçle kahveye dalan Abbas, “Herkese benden çay” diye bağırır. Fakat Şakir, kendisi oradayken Abbas’ın çay ısmarlamasını sindiremez. Araya mahallenin minibüsçülerinden Mustafa (Ahmet Mekin) girer ve iki şoförün atışma yapmasını, kazananın çay ısmarlamasını teklif eder. Aşağıdaki atışma sahnesi filmin belki de en klasikleşmiş sahnelerinden biridir.
MUSTAFA: Kim başlıyor?
ŞAKİR: O başlasın.
ÇİÇEK: Estağfurullah ağabey, sen büyüksün.
ŞAKİR: Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza.
ÇİÇEK: Sevene can feda, sevmeyene elveda.
ŞAKİR: Sen batan bir güneş, ben yollarda çilekeş.
ÇİÇEK: Şoförün bahtı kara, muavinin gönlü yara.
ŞAKİR: Gaz fren şanzıman, halim duman.
ÇİÇEK: Sev beni seveyim seni.
ŞAKİR: Aşk bir otobüstür, binmesini bilmeli.
ÇİÇEK: Son durağa gelmeden, inmesini bilmeli.
ŞAKİR: Bana hava atma.
ÇİÇEK: Havan kime yabancı.
ŞAKİR: Kapılma rüzgarıma sen de aldanırsın.
ÇİÇEK: Sollama beni sollarım seni.
ŞAKİR: Geçme beni ezerim seni.
ÇİÇEK: Dünya dikenli bir hayat. Sevenlerde mi kabahat?
ŞAKİR: Yaklaşma toz olursun, geçme pişman olursun.
ÇİÇEK: Çilemse çekerim, kaderimse gülerim. (Şakir araya girmeye çalışır ama Çiçek Abbas soluk aldırmadan devam eder.) İstedim vermediler, sen şoförsün dediler. Emeğimiz bilek zoru, Allahım sen bizi koru. Aşk bir sudur, iç iç kudur. Aşkı çekene, derdi bilene sor. Aşk çekenin yol gidenin. Kabahat sende değil seni sevende. Naaber!? (Alkışlar tezahüratlar Çiçek Abbas içindir.)
(Çiçek Abbas, 1982, Sinan Çetin)
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net