EKONOMİ VE POLİTİKA

EKONOMİ VE POLİTİKA

  • Karaburun, İzmir’in merkezinden araba ile yaklaşık iki saat mesafede sevimli bir belde. Karaburun, Türkiye’de sosyal bilimler alanında çalışan...


    Karaburun, İzmir’in merkezinden araba ile yaklaşık iki saat mesafede sevimli bir belde. Karaburun, Türkiye’de sosyal bilimler alanında çalışan, çoğunlukla genç ve orta yaşlı bilim insanının ya da bilim insanı olmaya aday kişilerin tertipledikleri üç günlük bilimsel çalıştaya dört yıldır ev sahipliği yapma geleneğini sürdürmektedir. Geçtiğimiz hafta sonunda dördüncüsü yapılan çalıştayda, “1980 Sonrası Dünya ve Türkiye’de Dönüşümler” konusu tartışıldı. Maalesef, sadece ilk günü katılabildiğim bu çalıştayı kutlamak istiyorum. Ama asıl sempati mesajım, neoklasik iktisat alanında at koşturulduğu günümüzün çılgın koşulunda, Marksist iktisat konularının tartışıldığı bir toplantıya izin veren yerel yöneticilere yöneliktir. Gerçekten de, başta yerel yöneticiler olmak üzere, konferansı tertipleyenlere ve konferansa katkı koyan genç ve orta yaşlı bilim aşıklarına çok şey borçluyuz. Tarih, gelecekte, bu toplantıları koyu sisle kaplı Türkiye’de nasıl güzel işlerin yapıldığı şeklinde işleyecektir.
    1980’lerin gerek dünya gerekse Türkiye ekonomisi için önemi nedir? 1980’ler, kapitalizmin ağırlıklı olarak finansal aşamaya evrildiği ve merkez kapitalist ekonomilerin derin bir krizden geçtiği ve bunun sonucu olarak da derin yoksullaşmanın yaşandığı bir dönemdir. Başka bir deyişle, 1980’ler kapitalist dönüşümde, geçmişle mukayesede, nicel ve nitel olarak çok önemli bir farklılığa sahiptir. Türkiye’de askeri darbenin yapılması, YÖK’ün oluşturulması ya da demokratik yaşamı sınırlayan 1982 Anayasası’nın devreye sokulması bir rastlantı olmayıp, merkez kapitalizmin sorunlarını hafifletici nitelikli olarak görülmesi gerekir.
    1979 yılında bir sente muhtaç bir ekonomi olarak, 24 Ocak Kararları yanında, bu kararların uygulanabilmesi için askeri yönetimin devreye sokulması hiç de rastlantısal olmasa gerek. Zira, Türkiye ekonomisi hemen her dönemde merkez kapitalist ekonomilerin etkisi altında şekillenmiştir. Ekonomimiz 1979 krizine merkez ekonomilerin etkisinde sürüklendiği gibi, 1980 operasyonunu da aynı etki altında yaşamıştır.
    1980’lere dünya ekonomisi finansal aşamada ve derin reel sektör krizi ile girmiştir. Hal böyle olunca, spekülatif finans sektörü için yüksek faiz veren güvenli piyasalar oluşturmanın yanında, ekonominin tüm tüketici potansiyelinin de merkez ekonomilere açılması gerekiyordu. İşte, ekonominin denetimsiz dış dünyaya açılması ve bu doğrultuda alınmış kararlar sonucunda yabancı bankaların Türkiye’yi istila etmelerini ve yüksek faizle sağlanan dövizle ekonominin ithal ürünleri ile donatılmasını, içeride demokratikleşme olarak değil; tam tersi, Türkiye ekonomisinin merkez sermayenin emrine sunulması şeklinde yorumlamak gerekir.
    1980 politikaları ile devletin ekonomiden çekilmesi ve bütçe hacminin küçültülmesi devreye sokuldu. Buna ilaveten, kamu sektöründeki kuruluşlar özel sektöre, çoğu durumda da yabancı sermayeye devredilme yoluna girildi. Vergi sistemleri sermaye lehine değiştirildi, harcama kanalları da yoğun olarak sermaye teşvikine yönlendirildi.
    Detaya girmeden, uygulanan politikaları gözden geçirdiğimizde, Türkiye ekonomisinin de, merkez kapitalist ekonomilerdeki akımlara uygun olarak ağırlıklı olarak finansal alana savrulduğu, üretimini dış dünyaya saçarak montaja ve ticarete yöneldiği, politik kararlarda halkın yerini iç ve dış sermayenin aldığı görülmektedir. Küreselleşme ile dillendirilen “bireyselcilik” toplumsalcılığın, “alt kimlikler” ise sınıf bilincinin yerini almaya başladı. Tüm dünyaya eklemlenen Türkiye ekonomisi, böylece, “piyasa” söylemi ile savunmasız olarak güçlülerin mübadele alanına girmiş oldu.
    Başat iktisat öğretisinden farklı olarak, Marksist iktisat öğretisinin gücü ve önemi, ekonomik olayları, tarihsel süreç içinde ve diyalektik bir yöntemle ele almasıdır. Böylece, tarihsel sürüklenişte sermayenin gücü ve sermayeye güç sağlayan emeğin sömürülmesi Marksist öğretide analiz edilebilmektedir. Toplumların demokratikleşme süreci ancak, Marksist öğreti doğrultusunda olguları çözümleme ve sistemlerini ona uyumlu hale getirmesi ile olasıdır.
    İZZETTİN ÖNDER
    www.evrensel.net