Bir utancın yıl dönümü: 6-7 Eylül olayları

Bir utancın yıl dönümü: 6-7 Eylül olayları

“6 Eylül 1955 Salı günü saat 13.00’te TRT haberlerinde geçen ve aynı günkü Ekspres gazetesinde yer alan ‘Ata’mızın evi bombalandı’ haberinin hemen arkasından başlar olaylar...


“6 Eylül 1955 Salı günü saat 13.00’te TRT haberlerinde geçen ve aynı günkü Ekspres gazetesinde yer alan ‘Ata’mızın evi bombalandı’ haberinin hemen arkasından başlar olaylar; gazete öğleden sonra iki ayrı baskı ile duyurur olayları kamuoyuna. Aynı gün, ilerleyen saatlerde, bazı öğrenci birlikleri ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin çağrısıyla Taksim Meydanı’nda bir miting düzenlenmesine karar verilir. Mitingin ardından, İstiklal Caddesi’ndeki gayrimüslimlere ait işyerleri talan edilir. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Şişli, Kurtuluş, Nişantaşı gibi semtlere, ardından da İzmir ve Ankara gibi başka illere de sıçrar. Protestocuların ellerinde Türk bayrakları, Atatürk ve Celal Bayar posterleri vardır. Komünistlerin tertipledikleri bu menfur olaylar, 7 Eylül Çarşamba günü de devam eder; olaylarda birçok işyeri tahrip olur.”
Gerçek hiç de böyle değildir. Olayların başlamasından birkaç hafta önce ilgili mahallelerin muhtarlarından, gayrimüslimlerin yaşadıkları ev ve işyerlerinin adresleri istenmiştir. Fransız Konsolosluğu’nun bir raporuna göre ise daha İkinci Dünya Savaşı sırasında, özel bir birlik tarafından herhangi bir çatışma durumunda, daha kolay nötralize edilmelerini sağlamak amacıyla, gayrimüslim azınlıkların adresleri kaydedilmiştir.
Demek ki olaylar, Atatürk’ün evinin bombalanmasının “kitlede yarattığı infial” ile pek de alakalı değil. Alıntılara devam edelim: “Yüksek kaldırımda bir Yahudi, o kargaşada kendi tabelasını bir Türk dükkanının tabelasıyla değiştirdi. Yahudinin dükkanına hiçbir şey olmadı ama Türkünki yağmalanmıştı. Sonra komşusuna ‘Ne yapalım, bunu senin insanların yaptılar’ dedi. Garip hatalar oluyordu. Bir doktor arkadaşım vardı. Muayenehanesinin üzerinde ‘Doçent Dr.’ diye tabelası bulunuyordu. Doçent kelimesini gayrimüslim zannedip, muayenehanesini tahrip etmişler.”
Olaylar çığırından çıkmış, 5 bin 317 (aralarında 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile fabrika, otel, bar gibi yerlerin de bulunduğu 5 bin 317) binaya saldırılmış, olaylar bir kin ve nefret histerisine bürünmüş, azınlıklara yönelik faşist/milliyetçi nefret gerçek yüzünü göstermiştir; öyle ki, Şişli Rum mezarlığındaki bir Rum yurttaşın tabutu açılarak cenazenin bıçaklanmasına, gayrimüslim kadınlara tecavüze -olaylardan sonra 60 kadın Balıklı Hastanesi’nde tedavi görmüştür- kadar varmıştır olaylar.
Kapitalist üretim ilişkilerinin yeni yeni nüfuz etmeye başladığı Osmanlı devletinin son dönemine kadar ticaret, ağırlıklı olarak gayrimüslim tebaanın eliyle yürüyordu. Bu olgu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında da varlığını sürdürecekti. Yeni gelişmekte olan Türk burjuvazisi, Lozan Konferansı’yla “azınlık” statüsü verilen Rumlara ve diğer gayrimüslimlere, bir taraftan gıpta, diğer taraftan da açgözlü bir kinle bakıyordu. Bu “azınlıklar”ın burjuva kesimlerinin sahip olduğu servet ve mülkiyete çeşitli biçimlerde el koyma girişimleri, en açık ifadesini aslında daha II. Dünya Savaşı sırasında yürürlüğe konulan Varlık Vergisi ile bulmuştu, diyor Marksist Tutum’daki bir yazısında Cem Keskin. Oldukça haklı ama eksik. Bence, bu “gıpta” ve “açgözlü kin” tanımını Tanzimat sonrasına kadar götürmeliyiz; nitekim, kendisini milli burjuvazi yaratma politikası olarak gösteren, gayrimüslim sermayeden nefret etme düşüncesinin kökenlerini, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin son döneminde, Cumhuriyet yönetiminde -hatta Milli Demokratik Devrim düşüncesinde- Nüfus Mübadelesi uygulamasında, Varlık Vergisi’nde ve hatta 1934’teki Trakya olaylarında da takip etmek mümkündür. Başı, Tanzimat sonrası muhalefet hareketlerine kadar götürülebilecek bu olgunun sonunu çizmek de zor değil: Tam da bugün. Avrupa Birliği Savunma Bakanları Troykası toplantısı için Brüksel’e gittiği tarihte, Türkiye Büyükelçiliği’nde düzenlenen Atatürk’ü anma töreninde bir konuşma yapan Vecdi Gönül’ün, “Ulus yaratmak için padişahlık ve halifeliği kaldıran Atatürk’ün, bugün fazla hatırlanmayan, ama çok önemli bir diğer adımının, Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi olduğunu” belirterek, “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi? Bu mübadelenin ne kadar önemli olduğunu size hangi kelimelerle anlatsam bilmiyorum, ama eski dengelere bakarsanız, bunun önemi çok açık ortaya çıkacaktır” sözlerini de bu kapsam içerisinde değerlendirmek çok doğru olacaktır; hem de Vecdi Gönül’ün, yabancı sermayenin ülkede yatırım yapması için çalışan bir hükümetin bakanı olduğunu bile bile ve bunun onun/onların zihninde bir çelişki yaratmadığını göre göre: Şöyle ki, yabancı (foreigns/ecnebi) sermayenin yatırım yapması iyi bir şeydir; ama (ülke içerisindeki) yabancı (Others/Zımmî ) sermayenin yatırım yapması iyi bir şey değildir, onlara/Türk sağına göre. Sanki kapitalistin dini imanı etnisitesini tartışmanın ne anlamı varsa?
6 Eylül akşamı trenle Ankara’ya hareket etmek üzere İstanbul’dan yola çıkan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, olaylar konusunda bilgilendirilir; ardından da Örfi İdare, sıkıyönetim ilan edilir. Örfi İdare Meclis’te de tartışılır. Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü, Meclis’te yaptığı konuşmada, olaylarla ilgili olarak komünistleri suçlar ve konuşmasını “Saldırının şekli ve hedefleri incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduğu görülecektir” diye bitirir. Oysa 6-7 Eylül olayları sırasında Seferberlik Tetkik Kurumu’nda görevli olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, Gazeteci Fatih Güllapoğlu ile yaptığı röportajda, olayları şu şekilde tanımlıyordu: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına ulaştı.”
Köprülü, ne MAH ajanı Hikmet Bil’den, ne onun Menderes’ten aldığı paralardan, ne Mithat Perin’den, ne Menderes’e telgraf çekerek Londra Konferansı görüşmeleri sırasında “Artık dizginlenemeyen bir kamuoyundan bahsederek Kıbrıs konusunda bir hamle yapmak istediğini” belirten Fatin Rüştü’den, ne devlet tarafından finanse edilen Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nden, ne de Oktay Engin’in olaylardaki rolünden söz eder konuşmasında. Suçlular bulunmuştur. Aziz Nesin, Kemal Tahir ve Asım Bezirci gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 48 sosyalist. Dönemin sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz -Başbakan Yardımcısı Fuat Köprülü’den aldığı gazla olacak- tutuklanan solcular için “İstanbul’u yaktıran o heriflerdir. Hepsine müstahak oldukları cezayı verdireceğim. 10-15’ini sallandıracağım, geri kalanını da 25’er, 30’ar yılla zindanda çürüteceğim” diyerek, zihniyetini ve tıynetini ortaya koyar.
Hangi olay olursa olsun, istenmeyen bir olay varsa, onu “komünistlerin çıkardığı” iddiası Türk sağının sık sık başvurduğu en sığ yalanlarından, saçmalıklardan birisidir. Sadece 1955 yılında Fuat Köprülü değil, 1993 yılında Madımak Oteli’nde insanlar yakılırken de -tıpkı 1955’te olduğu gibi- tahrikçiler, komünistler Aziz Nesin’di. Zamanın kültür ve turizm bakanı yaptırılan Atilla Koç da 2007 yılında yaptığı bir açıklamada, 1970 yılında Atatürk Kültür Merkezi’ni ‘Burjuvalar burada eğleniyor’ diyen komünistlerin yaktığını söylüyordu.
6-7 Eylül olaylarının etnik temizliğin bir parçası olduğu, olayların nüfus mübadelesinden tutun da Sivas olayları ile ilgisi, ilişkisine dair birçok yazı okumuşsunuzdur. Ben sadece olayların bir yönüne, çok da fazla ön plana çıkarılmayan bir yönüne değinmek istedim. Türk sağının, her sıkıştığında komünizm tehdidinden medet ummasıyla, 6-7 Eylül olayları arasındaki ilişkiyi vurgulamaya çalıştım. Bir ayrıntıdır deyip geçmeyin. Liberal teoriyle uzaktan yakından alakası olmayan Türk sağını var eden bir şey varsa, bu, realpolitikte, ABD taraftarlığı ile komünizm aleyhtarlığıdır.
6-7 Eylül olaylarından çıkartmamız gereken bir diğer ders de şudur bence: Marx’ın dediği gibi “Görünen gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı”...
METE K. KAYNAR
www.evrensel.net