mezarlık ve fabrika

mezarlık ve fabrika

Yüksel Arslan’ın Maya Galerisi’ndeki ilk sergisinden (ve sergisindeki tüm resimlerin satılışından) bu yana 55 yıl geçti.


Yüksel Arslan'ın resimleri
Yüksel Arslan’ın Maya Galerisi’ndeki ilk sergisinden (ve sergisindeki tüm resimlerin satılışından) bu yana 55 yıl geçti. Şimdi Santralistanbul’da sanatının bütün dönemlerinden örnekler içeren (retrospektif) bir sergisi var. Resimlerinin her dönemi için yazdığı açıklamalar, resimlerin yanında büyük boyutta posterlerde yer alıyor: “(1969-75) Marx’ın ‘Kutsal Aile’ kitabını okurken bir karar alıyorum. ‘Kapital’i resimlemek. Yeni bir dizi yapmak: ‘Kapital Artures.’ Yavaş yavaş kendimi sanat çevresinden çekip ‘büyük yapıt’ı okumaya veriyorum. ‘Kapital’ dizisini Tony Philippart (Maloine Yayınevi) yayınlıyor.
Kapital çalışmalarını Kapital’in güncelleştirilmesi ve “Politik Yapıtlar” sergisi izliyor.
Bu cümleleri okuyanlar, Yüksel Arslan’ı resmi politik eğilimiyle kolay anlaşılır bir ressam sayabilir. Ama Arslan, kavranması kolay bir ressam değil.Onun resmini bir kalıba, bir akıma göre adlandırmak bence olanaksız. Gerçeküstünün boyutlarını, kapitalizmin insanı yabancılaştırmasını, makineleştirmesini kullandığı resimleri var. İşçinin makinenin bir parçası oluşunu; başı ele, kerpetene, çarka dönüşmüş işçilerle anlattığı resimler var. (Benzer resimlerde başı paraya, öküze, köpeğe dönüşmüş patronlar da yer alıyor.) Dünyanın çiftleşen canlılardan ibaret olduğu resimler de var. Cinsel organ çeşitlemeleriyle şakacı-erotik resimler de; ünlüler için hazırlanmış, resim yazı karışığı tablolar da var. Onu tek dönem tek bakış açısı olan bir ressam olarak değil, tarihi okuyup insanı ya da dünyayı yorumlayan, biraz ayrıksı bir ressam saymak daha doğru. Zaten kullandığı boyalar da alıştığımız boyalar değil; ilk insanların mağara resimlerinde, kilim ve halıcıların iplik yün boyamada kullandığı doğal boyalar. Böyle bir ressamı ya da yaptığı resimleri nasıl adlandırabilirsiniz? Yüksel Arslan da Fransa’da yaşamaya başladıktan sonra çizip boyadıklarını Fransızca nasıl adlandıracağını bilememiş. Fransızca resim, daha doğrusu yağlıboya resim “peinture” diye adlandırılıyormuş. O da sanat anlamına gelen “art” sözcüğüne “peinture” sözcüğünün “ure” ekini katıp “arture” adını vermiş. Ona bakarsanız “arture peintureye karşıdır”. Belki ona alışılmışlara karşı bir ressam denilebilir, ama muhaliflik sanatın kendi özündedir.
‘Arture’ kavramının ve Jean Dubuffet’in başını çektiği ‘Art Brut’ akımının Türkiye’de tartışıldığı dönemde, Eleştirmen Sezer Tansuğ “Yüksel Arslan artık Yüksel Artslan’dır” diye özetlemişti. Bu şakada Tansuğ’un, Yüksel’in Sanat Tarihi Enstitüsü’nde okuduğu yıllardaki yakınlığının payı vardı kuşkusuz.
En iyisi olayı başından anlatmak. Yüksel Arslan, 1933 Temmuz’unda Eyüp’te Bahariye semtinde doğmuş. Semt Piyer Loti Kahvesi’ne yakın. Semti, Yüksel Arslan, “Fabrika ve mezarlıklarla çevrili” olarak tanımlıyor. Çocukluğundaki en sevdiği oyunun mezar taşlarını yerinden kıpırdatıp altındaki börtü böceği seyretmek olduğunu söylüyor. Bu seyrin onların çiftleşmesini de seyretmek olduğu erotik bir tadı olduğunun bilincine ne zaman vardığını bilemiyorum. Ama böcekler, sokak köpekleri ve onların cinsel hayatları onun ilk resimlerinde de mezar taşları kadar önemli rol oynuyor. Mezar taşlarının resmini yaparken o taşların soyutlamalarını bir kez daha yorumlamış. Kadın mezar taşlarının (elbet eski dönem taşlarının) bir hotozu andıran çiçek demetlerini iki gözlü baykuş benzeri canlılar gibi çizmiş. Bu dönemde mezar taşı çizimleri arasında taşın başının gerçek bir insan başı olarak çizilenleri, özellikle önemli. Üstünde yazıtın arasına parmağı kopmuş bir elin yerleştirildiği resim de çok etkileyici. Bu taş babasının. Babası Anadolu’dan, yanlış anımsamıyorsam Kastamonu Daday’dan küçük yaşta İstanbul’a gelmiş bir işçi. Annesi ise Kafkaslardan, göçün serüvenlerle İstanbul’a savurduğu bir kadın.
Yüksel Arslan, 1949-1952 yıllarında İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyor. Okulun resim öğretmeni Ressam Hakkı Anlı. Yüksel’in resimleri Anlı’nın desteğiyle okulun koridorlarında sergileniyor. Ressam olma kararı o günlerde veriliyor. Ama Sanat Tarihi Enstitüsü’ne yazılıyor, gerekçesi: “Ressam olmadan da, daha önce gidilmiş yollardan gidilmeden de resim yapılabilir, ressam olunabilir.” Sanat Tarihi’nde hocaları Mazhar Şevket İbşiroğlu’yla asistanı Sezer Tansuğ’dur. Doğal boyaların gizini de bu fakültenin gezilerinden birinde keşfedecektir.
Santralistanbul’daki sergi, onun 1950’li yıllardan bu yana yaptığı çalışmalardan pek çok örnekle birlikte, onun sanat anlayışını ve entelektüel dünyasını oluşturan kişilerle ilgili dokümanları da kapsıyor. 21 Mart 2010’a kadar sürecek sergi için geniş zaman ayırmalısınız. Çünkü sergi, geniş üç katta. Ayrıca her çarşamba bir konuşmacı Yüksel Arslan için konuşacak.
Sennur Sezer
www.evrensel.net