Ramazan ayı, demokratlığın turnusol kağıdıdır

Ramazan ayı, demokratlığın turnusol kağıdıdır

Bilindiği gibi turnusol belirli likenlerden elde edilen bir boyadır. Bu boya filtre kağıdına emdirilerek maddelerin asit düzeyini ölçmek için kullanılır. Asidik ve bazik ortamlarda renk değiştirir.


Bilindiği gibi turnusol belirli likenlerden elde edilen bir boyadır. Bu boya filtre kağıdına emdirilerek maddelerin asit düzeyini ölçmek için kullanılır. Asidik ve bazik ortamlarda renk değiştirir. Mecazi anlamda ise farklı gösterilen gerçek ve niyetlerin gerçek durumunu göstermek anlamında dilimize girmiştir.
Yine bilindiği gibi ramazan ayı Arap aylarından biri olup Müslümanlarca kutsal kabul edilerek o ay içinde oruç tutulmakta, ay sonunda da bayram yapılmaktadır. Bu durum bir inanç sorundur ve sadece saygı duymayı gerektirmektedir. Tıpkı diğer inançların saygıyı hak etmesi gibi.... Ancak Türkiye’de ramazan, Sünni hegemonyanın güçlendirilmesi aracı olarak kullanılmaktadır. Öncelikle Türkiye’nin üstüne yapıştırılmış gibi duran “Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman’dır” tezi üzerine inşa edilen bir ramazan etkinlikleri dizisi bu ülkede yaşayan herkesi bu kategoriye dahil etmektedir ki, gerek laiklik, gerekse insan hakları açısından birçok şeyin ayaklar altına alınması bu teze dayanılarak ya meşru kılınmakta, ya da görmezlikten gelinmektedir.
Türkiye’de var olan dini kültürler içinde çoğunluğun Sünni olduğu aşikardır. Daha bin yıl önce Alevi çoğunluğa sahip bu ülkede bin yıl sonra bu görüntüyü değiştiren şüphesiz ki insanların kendi özgür iradeleriyle inançlarını değiştirmedikleridir. Bugün herkes bilmektedir ki, devlet bin yıldır tam bir kararlılıkla Osmanlı’dan aldığı devamlılıkla ülkenin inanç coğrafyasını değiştirmekte bizzat taraf olmuştur ve hâlâ olmakta devam etmektedir. Belki de Osmanlı’dan alınan en önemli devamlılık unsuru da bu durumdur.
Özellikle ramazan ayı, laik(!) devletin pervasızca laik(!) kimliğini bir tarafa attığı aydır ve bu durum AKP iktidarıyla başlayan bir olgu değildir. Tersine laikliğin savunucusu birçok iktidar ve laik siyasal partilerce başlatılan ve sürdürülen bir gelenektir. Bu konuda gerçekten ramazan demokrasi ve insan hakları açısından, hatta inanç uygulamaları açısından bir turnusol kağıdı işlevi görmektedir.
Türkiye’nin demokratları ve insan hakları savunucularının bu durumu artık bir laiklik ve insan hakları sorunu olarak kamuoyunda tartışmaya açmaları gerekmektedir: Ramazan, bir devlet uygulaması mıdır ki, devlet, genelkurmay da dahil olmak üzere taraf olabilmekte bir Sünni ritüel olan iftar yemeği verebilmektedir?
Laik tavrını sürekli ifade eden Genelkurmay Başkanı bir kamu kişiliğinin başkanıdır ve ülkede yaptığı her adımı dikkatle izlenen bir kişi olarak laik devletin laik genelkurmay başkanı olacaksa kamuoyuna vereceği mesajları dikkatle seçmelidir. İftar yemeği vermekle, camiye gidip namaz kılmak arasında ne fark vardır ki, özünde her ikisi de dini ritüeldir, dini uygulamalardır ve devlet katında yeri olmamalıdır.
Kendisi kişisel olarak bir iftar yemeği verebilir ama bunu kendi hesabından yapar ve kamuoyundan da gizler. Çünkü inancını kamuoyu önünde yaşarsa taraf olur. Tıpkı diğer devlet erkanı gibi… Burada cumhurbaşkanından, başbakanına, bakanlarına, vali ve kaymakamlarına, bürokratlarına kadar ramazan orucunu bir devlet uygulaması gibi gösteren iftar yemeklerinden ve diğer uygulamalarından söz etmeye gerek var mı? O kadar göz önünde ki…
AKP iktidarını laik olmamakla suçlayan ve laik olmak zorunda olan siyasal partilerimize ne demeli? Başta CHP olmak üzere... Bugün devlet katında uygulanan laiklik dışı uygulamaların bir aracı da yerel iktidarlar ve o iktidarı elinde bulunduran siyasal partilerdir. Laikliğin savunucusu CHP’yi de laiklikle ilgili görevlerini hatırlamaya çağırıyorum. CHP’li belediyeler tarafından açılan iftar çadırları veya verilen iftar yemekleri bir sosyal yardım uygulaması değil, tamamen Sünni iftar geleneğinin kendisidir ve Sünni hegemonyaya hizmet etmektedir. CHP, kurucusu Atatürk’ün laiklik ilkelerine sahip çıkmalı ve Sünni devlet uygulamalarına karşı çıkmalıdır. Türkiye’de dini hassasiyetler gerçekten ‘hassas’ ise CHP bir an önce yapılan uygulamaların niteliğinin sosyal değil, dini niteliği olduğunu görmelidir.
Laiklik çağrısı yapan siyasal partilerin bizzat kendileri de laik olmak zorunda değil midir? Hem antilaik uygulamalardan şikayet edeceksiniz, hem de iftar yemeği vererek taraf olacaksınız.
Devlet kurumları, kurum temsilcileri, belediyeler, siyasi partiler hiçbir inancın temsilcisi gibi davranmamalıdır. Ne iftar versinler, ne aşure. Bunlar dini ritüellerdir ve her inanç kendi içinde yaşamalıdır bunu. Çünkü dini inanç ve ritüellere verilen her destek kamuoyunu o inanca yönlendirmede gizli bir moral aktivite olmaktadır. Yani özendirmektedir. Bu anlamda hiçbir din ve inanca ait ritüel, sosyal yardım adı altında kullanılmamalı ve taraf olunmamalıdır.
Laiklik, dini inançlar konusunda taraf olmamak değil midir? Bu ülkenin her yerinde gecenin bir saatinde oruç tutan insanları uyandırmak için çalınan davullar, sadece oruç tutanları uyandırmamaktadır. Aynı zamanda oruç tutmayan, ertesi gün işe gitmek zorunda olup da uyuyup dinlenmek zorunda olan çalışanları, derin uykusundaki bebeleri korkuyla uyandırmaktadır. Rızası olmadan uyanan milyonlarca insanın doğal insani hakları çiğnenmekte, çocukların psikolojisi zarar görmektedir.
Cami minarelerinden duyulan ezan, herkes için değilse neden izin verilmektedir? Neden kamusallaştırılmaktadır? Bu ülkede herkes namaza mı gitmektedir, bu ülkede herkes oruç mu tutmaktadır ki davul çalınarak, ezan dinleterek herkes uyandırılmaktadır? Tersine büyük bir çoğunluk bunu yapmadığı için yapmaya özendirilmektedir.
Böyle bir uygulama doğruysa, bu durumda cemevleri, sinagog ya da kiliseler neden günün belli saatlerinde hoparlörle yayın yapmasın? Özellikle çok büyük bir kitleye seslenen cemevleri böyle bir şeyi yapabilir mi? Buna izin verilir mi?
Gerçekten de son yıllarda inanılmaz bir mahalle baskısı oluşmuştur ki, mağdur olan birçok kişi rahatsızlığını dile getirememektedir. Bu mahalle baskısının nedeni Sünni hegemonyanın güçlendirilmesi olmasın?
Günümüzde birçok modern yöntem, insanları uyarma ve haber verme konusunda zaten vardır. O halde neden eski geleneksel yöntemlerle insan hakları her gün çiğnenmeye devam etmektedir? Neden insan hakları kuruluşları yaşanan travmayı görememektedir. Yoksa Sünni hegemonyayı sürdürmek için bir araç mı bu uygulamalar?
Bu ülkede medya, gazeteler ve televizyonlar, özeli ve resmisi ile bu iş için kullanılmaktadır. Özel de olsa medyanın Sünni hegemonyanın aracı olması doğru mudur? Özel gazete ve televizyonlar, kâr esaslı girişimler de olsa kamusal hizmet anlamında bir işlevleri de vardır. Bu işlevin sorumluluğunu duymalı ve inançlarla ilişkilerini tarafsız kurmalıdırlar. Ramazan ayında yaptıkları işin bir inanç sömürüsü olduğu kadar, Sünni hegemonyanın bir aracı olduğunun farkına varmalı ve inancın tek tipleştirilmesi sürecine katkıda bulunmamalıdırlar.
Türkiye’de büyük medya da yukarıda bahsettiğimiz laiklik ve insan hakları ihlallerinin aracı olduklarının farkında mıdır?
Türkiye İslam diniyle yönetilen bir ülkeyse sorun yok. Ama demokratik, laik, yurttaşlarının tümünü gözeten bir tarafsızlıkla yönetiliyorsa o zaman itiraz etmeye, ses çıkarmaya hakkımız var. İşte gerçek demokratlık da tam burada başlamaktadır. Kürt sorununu, hatta Alevi sorununu çözmeye soyunanların bilmesi gereken en önemli nokta da şudur ki, bu ülkede Sünni, Alevi, İsevi, Musevi, Ezidi herkesin inancı kutsaldır ve değerlidir. Biri diğerinden daha önemli değildir. Devlet de bunu bilerek inançlar konusunda aktif tarafsız olmalı, Sünni devlet olmaktan vazgeçmelidir. Sadece devlet değil. Eğer demokrat ve laik iseler iktidar ve ana muhalefet de dahil tüm siyasal partiler, yerel yönetimler, resmi ve özel medya ve basın Sünniliğin hegemonyanın aracı olmaktan vazgeçmelidir.
İnancın kişiselliği ilkesine uyulması durumunda inancın istismarının ve devlet olmasının önüne geçilebileceği unutulmamalıdır.
Kimse kendini kandırmasın. Dini ritüelleri kullanarak yapılan şeyler sosyal yardım değil, tersine o inancın etkisini ve hegemonik alanını genişletmek amacına hizmet etmektedir. Siyaset bu kadar ucuzlamasın, gazetecilik bu kadar ucuzlamasın.
Alevi kültürüne mensup kimi Alevi siyasetçilere de çağrımız odur ki, popülist siyaset uğruna; Sünni devletin bir parçasına dönüşen, insan haklarını ve inanç sömürüsünü esas alan dini hegemonyanın bir parçası olmaktan vazgeçsinler. Alevi toplumu siyasette ‘yol’unu şaşıranları üzülerek seyretmektedir.
BURHAN AKGÜN - İzmir Alevi Bektaşi Kültür Derneği Başkanı
www.evrensel.net