Hem paratoner hem silah

Hem paratoner hem silah

Daha bir yıl öncesine kadar Türkiye’den başka belli başlı müşterisi kalmamış, çalışanlarının dahi ücretlerini nasıl ödeyeceğini düşünen, sinek avlayan bir dükkan sahibine benziyordu...


Daha bir yıl öncesine kadar Türkiye’den başka belli başlı müşterisi kalmamış, çalışanlarının dahi ücretlerini nasıl ödeyeceğini düşünen, sinek avlayan bir dükkan sahibine benziyordu... Fakat o her zaman küllerinden doğmayı başarmış bir aktördü. Ne zaman böyle itibardan düşse, çok geçmeden bir küresel ‘ekonomik felaket’ yaşanır ve ardından ona yeni bir sorumluluk verilirdi.
Bu sefer de aynen öyle oldu. Bir felaket yaşandı, hem de 100 yılda bir görünebilecek cinsten... Ve IMF yeniden göreve çağrıldı. Son G-20 toplantısından çıkan sonuçlara bakıldığında, tasarlanan yeni ekonomik düzende en önemli rolü üstlenmesi öngörülen kurumun IMF olduğu görülüyor. ABD’nin G-20 gündemine getirdiği yeni tasarıma göre IMF, bütün G-20 ülkelerinin uymayı taahhüt ettikleri koordineli ekonomi politikalarına hangi ölçüde uyduklarını denetleme görevini de üstlenecek.
Geçen hafta G-20 Zirvesi’nden güçlenerek çıkan IMF ile Dünya Bankası yıllık toplantılarının İstanbul’da yapılacak olması nedeniyle, IMF bir kez daha ülke gündeminde. Zirvede alınacak kararları takip edip anlamak kadar, “nedir bu IMF” sorusuna yanıt aramak da önemli.
Uluslararası Para Fonu (IMF), 1947’den bu yana çalışmalarını yürütüyor. Dünya üzerinde özellikle gelişmekte olan ülkelere verdiği “borçlar” ve uygulanmasını istediği “reçeteler” ile bilinen IMF’ye, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 185 ülke üye durumunda.
YAPISAL UYUM KEMENDİ
Statüsü gereği politika yapmadığı iddia edilir. Oysa başta Amerikan hazinesi olmak üzere zengin ülkelerin etkin siyasal araçları olarak Üçüncü Dünya Ülkelerinin gelişmesine, dünya zenginliklerinin paylaşılmasına değil, açıkça bu ülkelerin yeniden sömürgeleştirilmesine yönelik bir politika yürüttü. Birçok gözyaşının arkasında bu ‘günahkar’ kurum vardır. Elbette kapitalizmin dinamikleri kadar, birçok ülkeye, ülke emekçisine ağır bedeller ödeten bunalımların ardında IMF’nin dayatmış olduğu yapısal uyum programları da vardır.
Kuruluşunda başlıca görevi sabit döviz kurlarının bekçiliğini yapmak olarak belirlendi. IMF’nin onayı olmadan hiçbir hükümet döviz kurlarında oynama yapamazdı. 1970’lerde sabit kur sistemi çökünce, üstelik hükümetler avro piyasalarından kolaylıkla borçlanabilme olanağına kavuşunca, IMF’nin miadının dolduğu konuşulmaya başlandı. 1982’de Meksika’nın dış borç ödemelerini askıya aldığını açıklamasıyla patlayan dünya borç krizi, IMF’ye durumdan vazife çıkarma fırsatı verdi.
IMF’yi yeniden gözde yapan süreç, 1970’li yıllarda patlak veren, petrol krizi diye tanımlanan krizin ardından başladı. Küreselleşme, serbestleşme olarak adlandırılan genişleme sürecinde tekellerin ve sermaye hareketlerinin uluslararasılaşmasıyla 1970’lerin sonuna doğru bir borç köpüğü (aşırı borçlanma olgusu) oluştu. Yüksek borçlu gelişmekte olan ülkeler, artan faiz yükü altında çöktüler. Bir borç krizi patlak verdi. Böylece bu ülkelerin yönetici sınıfları, yeni finansal kaynak elde edebilmek için bu gidişata teslim oldular. IMF ve DB, gelişmekte olan ülkeleri bu yeni koşula uydurmak üzere görevlendirildiler.
Evet, IMF yeniden doğmuştu. Borç ödeme güçlüğü içindeki ülkelere tanınan finansman kolaylığının karşılığı, “yapısal uyum” programlarının kabulüydü. Zora düşmüş ülkeler, IMF’nin koşullarını uygulamak, atacakları her adım için Washington’da yeşil ışık yanmasını beklemek zorundaydılar. IMF, uluslararası bankaların haciz memurluğu görevini iyice benimsediği için gelişmekte olan ülkelerin kazanacağı tek bir dolar bile önemliydi. Öyleyse, ihracatta rekabet gücünü artıracak keskin devalüasyondan başka çare yoktu. Hazır ücretler de bastırılmışken, alım gücü iyice düşecek, ekonomi ister istemez yüzünü dışarıya dönecekti. Bu reçeteyi kullananlar; duran büyüme, fırlayan işsizlik, derinleşen yoksulluk gibi olumsuzluklarla karşılaşabilirdi. Ama olsundu, gelecek dövizlerin yüzü suyu hürmetine bunlara da katlanılmalıydı. Latin Amerika’da o dönem, şimdi kayıp 10 yıl olarak adlandırılıyor.
KRİZLER HİÇ EKSİK OLMADI
19 Ekim 1987’de dünya piyasalarında hisse senedi değerleri büyük düşüş gösterdi. Bu azalma 1914’ten beri görülen en büyük düşüş oldu. Bu borsa krizinin ardından krizler hiç eksik olmadı. 1993 sterlin krizi, 1994 Meksika/Türkiye, 1997-98 Doğu Asya, 1998 Brezilya/Rusya, 1999-2000 Arjantin, 2000-20001 Türkiye krizleri...
Elbette krizleri sadece IMF’yle açıklamak eksik kalır. Fakat IMF, DB vb. kurumlar aracılığıyla Washington tarafından yürütülen, ulusal sermayece de desteklenen politikaların ürünleri de gözle görülür olmuştur. 1991 Asya krizi, sermaye piyasalarının yabancı fonların akışına maruz kaldığı bir açılışı tetiklemiştir. Bu durum, Amerikan Hazine Bakanlığı tarafından da desteklenmiştir (ilgili ülkelerin yüksek bir tasarruf oranına sahip olmalarına ve yabancı borçların artmasına illa da ihtiyaç hissetmemelerine rağmen).
Güney Kore, Endonezya, Malezya, Filipinler ve Tayland’da milli gelirin yaklaşık yüzde 11’i kadar bir mali altüst oluş yaşandı. Fonların çıkışı yerel parayı ezdi ve mali bir paniğe yol açtı. Washington duruma farklı bir tarzda müdahale etti ve bunalımı bölgesel ağır bir ekonomik çöküşe dönüştürdü. IMF de kriz içindeki ekonomilere, Endonezya’da yüzde 80’e varan faiz oranlarıyla mali ve parasal kemer sıkma politikası dayattı. Sonuç felaket oldu.
Bir parantez açarak vurgulamak gerekir ki, sermayenin ve emperyalist ülkelerin bir silahı olmasına rağmen IMF, çoğu zaman, felaketlerin tüm suçlusu olarak öne çıkarak emperyalizme ve sermayeye yönelecek tepkilerin paratoneri olma işlevi de gördü.
HEDEFTEKİ IMF...
Meksika’dan başlayıp Uzak Doğu’ya uzanan ve Türkiye’yi de ihmal etmeyen bunalımlarda IMF’nin yapısal uyum programlarının etkileri oldukça açık. IMF ‘mucize ekonomiler’ diye adlandırdığı Asya bölgesinde krizin patlak vermesiyle birlikte dümeni ‘aslında yapısal sorunları vardı’ söylemine kırsa da, eleştiri oklarının hedefi olmaktan kurtulamadı. Sadece muhaliflerin değil kurum içi eleştirilerin de hedefi oldu.
Uluslararası kuruluşların içinden gelen kişilerin yaptığı eleştirilerin başında, Dünya Bankası’nın baş danışmanı Joseph Stiglitz’in eleştirileri geliyordu. Anti-kapitalist bir eleştiri olmasa da, söylediklerinde doğruluk payı var: Felaketin tohumları 1990’larda atıldı. 1990’ların başında Doğu Asya ülkeleri mali ve sermaye piyasalarını serbestleştirdi. Bunu, daha çok sermaye çekmeye ihtiyaçları olduğu için değil (tasarruf oranları yüzde 30 ya da daha fazlasıydı) uluslararası baskılar ve özelikle ABD Hazinesi’nin baskısıyla yapmak zorunda kaldılar. Stiglitz’in yanı sıra IMF’nin eski baş ekonomisti Michael Mussa da “Arjantin ve IMF, Zaferden Trajediye” adlı bir kitap yazarak bir başka açıdan Arjantin’in çöküşünden IMF’yi sorumlu tutmuştur.
Fakat tüm eleştirilere rağmen, IMF’nin krizlerdeki etkisinin açığa çıkmasına rağmen patlak veren krizler sonrasında uluslararası bankaların ve yatırım fonlarının depremi en az hasarla atlatabilmeleri için çoğunda IMF devreye girdi. Hükümetlere para pompaladı. Ardından ekonomik durgunluğu ve varlık fiyatlarında değersizleştirmeyi tetikleyecek devalüasyonlar geldi.
Ancak krizlerin yol açtığı süreçler her ülkede aynı olmadı. Rusya, Malezya, Arjantin gibi ülkeler, kriz sonrasında IMF önerilerine aykırı krizden çıkış stratejisi izledi. Türkiye gibi örneklerde ise krizler, ulusal ekonomilerin IMF’nin denetiminde küresel ekonomiyle daha çok bütünleşmesinin bir aracı olarak kullanıldı.


SUNU:Sabırla reçete yenileyen usta doktor yalanı
Kapitalist, emperyalist sistemin sacayağı konumundaki üç ekonomik kuruluş, tartışmasız IMF (Uluslararası Para Fonu), DB (Dünya Bankası) ve Dünya Ticaret Örgütü’dür... Sistemin ‘günahkar üçlüsü’ diye tanımlananlardan ikisi; IMF ve DB, 6-7 Ekim tarihlerinde İstanbul’da bir zirve gerçekleştirecek. Gerçekleştirilecek olan zirve “hayırlara” vesile olabilir mi? Bu soruya her iki kurumun tarihine bakıp bir cevap vermek mümkün.
Her ikisinin de hikayesi 1944’te, İkinci Dünya Savaşı sırasında Bretton Woods’da toplanan konferansta başlar. Her ikisi de ABD’nin küçük bir kasabası olan Bretton Woods’da toplanan Birleşmiş Milletler Para ve Finans konferansında ortaya çıkan iktisadi sistemin ürünüdür. İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya kapitalizminin yeniden yapılandırılması için kuruldular. Görevleri, sistemi korumak ve düzenlemektir. Bretton Woods ikizleri olarak anılırlar...
Dünya Bankası bu kardeşlerin en ideolojik olanı olarak tanınır. Savaş yıkıntılarının ardından yeniden yapılandırma ve kalkınma görevi bu kuruma verilmiştir. Sistemin ihtiyaçları değiştikçe DB’nin de görevi değişmiştir: Yoksullukla mücadele, tarımı yeniden yapılandırma, temiz su kaynaklarına ulaşma vb. görevler üstlenmiştir. Oldukça insani görünen bu görevler, sinsi planların parçalarıdır aslında...
Görünürdeki insaniyet nedeniyle hep “iyi polis” olarak anılmıştır. Oysa DB üyeliğinin bir koşulu var: Önceden IMFye kayıt yaptırmış olmak. Bu ayrıntı bile bazen IMF’yi “kötü polis”, DB’yi “iyi polis” diye algılamanın mesnetsizliğini göstermeye yeterli. Bu vurguyu yaptıktan sonra dosyamızda ikiz kardeşlerden IMF’yi ele alacağımızı belirtelim. Çünkü IMF, karşımıza her zaman hastalığın tedavisini bilen, sabırla reçetelerini yenileyen usta bir doktor kimliğiyle çıkarılıyor. Suçlu ise hep perhizi bozan, ilaçları aksatan, sonra da nedamet getirip IMF’nin ocağına düşen ülkeler... Oysa IMF’nin, tedavi eden değil sermayenin ve emperyalist ülkelerin çıkarlarını gözeterek oluşturulmuş, süründüren reçeteleri var. Bu noktadan hareketle dosyamız, IMF’nin tarihi misyonunu, yaşattığı acıları, ödettiği faturaları hatırlatacak ve G-20 Zirvesi’ndeki yeni görevlerinin sonuçlarına ışık tutmaya çalışacak.


BORÇ BATAĞI YARATIYOR
IMF, 1965 yılından bu yana 89 az gelişmiş ülkede program uyguladı. IMF’nin program uyguladığı 32 ülke ekonomisi daha da fakirleşmiş, 48’i milli gelirini büyütemeyerek yerinde saymış, 14’ünün ekonomisi en az yüzde 15 küçülmüştü. Türkiye için de durum değişmiyor. 1999’da başlayan programa harfiyen riayet eden ve 16 adet niyet mektubu veren Türkiye, 1999’dan sonra 2001’de tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşarken 2008 krizinden de fazlasıyla nasibini aldı. Türkiye enflasyonla baş etmek adına 1999 yılında IMF ile “stand by” anlaşması imzaladı. Ankara Ticaret Odası (ATO) tarafından 2006’da hazırlanan “IMF İle Yarım Asır” raporuna göre anlaşmanın imzalandığı 1999’da yüzde 68.8 olan TÜFE rakamı, 2005 yılı sonunda yüzde 7.7’ye geriledi, ancak borç 144 milyar dolardan 352 milyar dolara çıktı.
Anlaşmanın ardından Türkiye’nin, 42 milyar dolar iç borç, 102 milyar dolar dış borç olmak üzere toplam 144 milyar dolar borcu bulunuyordu. 6 yılda 128 milyar doları anapara 41.7 milyar doları faiz olmak üzere toplam 169.8 milyar dolar dış borç ödendi. Aynı sürede 634 milyar dolar da iç borç anapara ve faiz geri ödemesi yapıldı. 1999-2006 döneminde toplam 803.8 milyar dolar iç ve dış borç, anapara ve faiz ödemesi yapmasına karşın Türkiye’nin borçları, 208 milyar dolar daha arttı ve 144 milyar dolarlık borç 352 milyar dolara yükseldi. Buna göre Türkiye, IMF programının uygulandığı dönemde borçlarını yüzde 144 oranında artırarak Cumhuriyet tarihinin “borçlanma rekoru”nu kırdı.


Bilgi Üniversitesi’nde uluslararası forum
Çeşitli siyasi partiler, kitle örgütleri ve sendikalar, Dünya Bankası ve IMF Yıllık Toplantısı’nın İstanbul’da yapılacak olmasını, küresel düzeyde sürmekte olan tartışmalara ve alternatif arayışlarına katılmak açısından önemli bir fırsat olarak görüyor. Ayrıca Dünya Bankası’nın, ‘Kalkınma ve İklim Değişikliği’ başlıklı 2010 Kalkınma Raporu’nu İstanbul’da açıklayacak olması da bu toplantıyı önemli kılıyor.
IMF karşıtı eylemlerin dışında 2-4 Ekim tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü’nde “IMF-DB ve Krizdeki Dünya-Karşıt Sesler” başlıklı bir forum düzenlenecek. Forum ekonomik bunalımın sebepleri, ekolojik kriz, iklim değişikliği, işsizlik, yoksulluk, uluslararası kuruluşların rolleri, kriz ve savaş gibi konulara eğilerek alternatif arayışlara katkıda bulunmaya çalışacak.
2 Ekim Cuma günü düzenlenecek oturumun başlığı “Küresel Kapitalizmin Esas Örgütleri: IMF- DB” olacak. Saat 16.15’te başlayacak oturumun konuşmacıları, Ufuk Uras, KESK Genel Başkanı Sami Evren, Hava-İş Genel Başkanı Atilay Ayçin, Mehmet Ali Alabora ve Doğan Tarkan olacak.
Oturumun diğer günlerdeki bazı başlıkları şöyle: “Ekonomik Krizin Sebepleri İle Neoliberal Politikalar Arasındaki İlişki”, “Dünya Bankası’nın ve IMF’nin Şu Ana Kadar Oynadığı Rolün Alternatifleri” , “IMF’nin Geleceği: Vaatler ve Tehlikeler.”
Ayrıca ilk günün sonunda İlkay Akkaya ve Grup Marsis konserleri de yer alacak.


‘IMF ve DB defol’
6-7 Ekim’de toplanacak olan IMF ve Dünya Bankası’nı protesto eden IMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik, Taksim Hilton Hotel’in yakınlarında, tüm dünya halklarına yeni zulüm, sömürü ve yıkım politikalarını belirleyen sermaye temsilcilerine “DEFOL” diye haykırdı.
Yolu trafiğe kapatan IMF ve Dünya Bankası Karşıtı Birlik, sık sık “IMF defol bu dünya bizim”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Emperyalistler işbirlikçiler 6. Filoyu unutmayın” sloganları attı.
Platform adına açıklama yapan Reha Keskin, IMF ve DB’yi dünyada milyonlarca emekçiyi açlığa iten politikalardan tanıdıklarını söyledi.
IMF’yi tarımdaki yıkım politikalarından, halklar arası kardeşliği değil, halklar arası savaşı ve düşmanlığı kışkırtan silah tekellerinin servetlerine servet katmalarını destekleyen politikalarından tanıdıklarını söyleyen Keskin, “Çünkü biz onları zehir etmeye çalıştıkları hayatımızdan tanıyoruz” dedi. (İSTANBUL)

Yarın: Türkiye IMF ilişkilerinin seyri ve kriz sonrası sonuçları
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.