AVRUPA GERÇEĞİ

AVRUPA GERÇEĞİ

  • Her ne kadar Yunanistan ve Portekiz’deki genel seçimlerde sosyal demokratlar seçimleri kazansa da, Avrupa’nın büyük ülkeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’de bu çizgiyi temsil eden partiler ağır bir yenilgi, çözülme süreci yaşıyor.


    Her ne kadar Yunanistan ve Portekiz’deki genel seçimlerde sosyal demokratlar seçimleri kazansa da, Avrupa’nın büyük ülkeleri Almanya, Fransa ve İngiltere’de bu çizgiyi temsil eden partiler ağır bir yenilgi, çözülme süreci yaşıyor.
    Genel olarak kapitalizmin sosyalleştirilmiş halini savunun bu ideolojinin ana partileri ve teorik kuramcıları bu üç ülkede olduğu için, dünyadaki sosyal demokrat partiler açısından asıl belirleyici olan da bu ülkelerdeki gelişmelerdir.
    Halbuki bugün ağır bir yenilgi sürecinde bulunan sosyal demokrat partiler, 1990’lı yılların ortalarında adeta şaha kalkmıştı. Avrupa’nın siyasi haritası neredeyse kırmızıya boyanmıştı. Fransa’da Lionel Jospin, İngiltere’de Tony Blair, Almanya’da Gerhard Schröder, İtalya’da Romano Prodi, İsveç’te Göran Persson iktidar koltuğuna oturmuştu. Başka bir değişle, o dönem 15 olan AB üyesi ülkenin 11’inde bu çizgiyi temsil eden partiler iktidara gelmişti.
    Ama aradan geçen on yıllık zaman diliminde bu kez, Avrupa Kıtası’nın siyasi haritası siyaha bürünmüş durumda. Şimdi 27 AB üyesinden sadece 6’sında bu sosyal demokrat partiler hükümette. Tam bir tahterevalli misali.
    İngiltere’de İşçi Partisi’nin, önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimlerde iktidarı muhafazakarlara kaptırmasına şimdiden kesin gözüyle bakıldığına göre, sosyal demokrasinin tam anlamıyla dibe vurmuş halinden o zaman bir kez daha güçlü bir şekilde söz edilecek. Gerçi, Avrupa ülkelerindeki sosyal demokrat partilerin seçimlerde hezimete uğraması yeni sayılmaz. Çöküş süreci en çarpıcı şekilde geçtiğimiz haziran ayında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde görülmüştü.
    Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 20.8 ile son 60 yılın, İngiliz İşçi Partisi yüzde 15.7 oy ile 20. yüzyılın en büyük yenilgisini almıştı. Keza, bu seçimlerde Fransa’daki Sosyalist Partisi yüzde 17, Avusturya’daki Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) yüzde 23, Hollanda İşçi Partisi yüzde 13 oy almış ve bunlar da tarihlerindeki en büyük yenilgiyi tatmıştı.
    Almanya’da bu gerileme, 27 Eylül’de yapılan genel seçimlerde kendisini bir kez daha ortaya koydu.
    Peki ama zenginlerle yoksullar arasında uçurumun yıldan yıla derinleştiği Avrupa’da, nasıl oluyor da “sol”, “sosyal demokrat”, “sosyalist”, “işçi” etiketli partiler bu denli oy kaybediyor; yani güçlenme yerine zayıflıyor?
    İlk başta mantıksız gibi gelen bu ilişki, söz konusu partilerin iktidara geliş süreci ve icraatlarıyla birlikte ele alındığında kolay bir şekilde anlaşılabilir elbette. İngiltere’de Blair 18 yıllık, Almanya’da Schröder 16 yıllık muhafazakar hükümetleri büyük beklentilerle devirerek işbaşına gelmişti. “Farklı bir politika” söylemini öne çıkararak muhafazakar partilerin izlemiş olduğu emekçi karşıtı uygulamalara “dur” diyeceklerini vaat eden her iki lider, işbaşına gelir gelmez muhafazakarları da aşan düzeyde emekçi düşmanlığı yaptı. Bu ikili, sosyal demokrat partilerin ideolojik değişim süreci açısından önemli olan görüşleri, “Schröder/Blair Tezleri” adı altında piyasaya sürdüler. Sosyal demokrat partilerin artık rahat bir şekilde serbest piyasa ekonomisini savunması gerektiğini savunan her iki lider, bununla kalmamış; “yeni” sosyal demokrasinin sınıf tabanını asıl olarak “orta kesime” kaydırmıştı. Yani; yıllardır oy deposu olarak kullandıkları işçi sınıfına “elveda”, bilişim teknolojisinin de hızlı gelişmesiyle “yeni orta” sınıfa “merhaba” dediler. Bu “merhaba” ile birlikte işçi sınıfının var olan en temel kazanımlarına birer birer el uzattılar ve gelinen aşamada işçi sınıfından ağır bir darbe yemiş bulunuyorlar.
    Gelişmeler, Avrupa ülkelerinde adı “sosyal demokrat/sosyalist/işçi”, kendisi neoliberal, burjuva olan partilerin, yaşanan ağır ekonomik ve sosyal sorunların çözümü konusunda çözümsüz ve inandırıcılığını yitirdiğini ve geniş kitlelerden eskisi gibi destek görmediğini gösteriyor.
    Bu durum asıl olarak, yeni bir toplumsal muhalefet hareketinin ve yeni politik odakların gelişmesine, güçlenmesine büyük fırsatlar sunuyor. 60 yılda bir gelen bu fırsat, ilerici güçler tarafından iyi kullanılmadığı takdirde, kaybeden asıl olarak işçi sınıfı olacaktır. Çünkü bugün çöküş ve çözülme sürecinde olan sosyal demokrat partiler, bir süre sonra kapitalist sömürü düzenini cilalamak için sözde sert eleştirilerde bulunup yeniden toparlanmayı bileceklerdir.
    Zaten bu yönde vitrin çalışmaları sürüyor.
    YÜCEL ÖZDEMİR
    www.evrensel.net