Suçtur belki söylemek ama ‘Kürt sorunu’ dememeliyiz…

Suçtur belki söylemek ama ‘Kürt sorunu’ dememeliyiz…

Daha önce Tiroj dergisinde ve Evrensel gazetesinde yazdım. Türkiye’de -devrimci çevreler de dahil-, bazı tanımları yanlış, özensiz yaptığımız için çözümün konuşulma biçimleri de dolambaçlı, çekimser ve zaman yitirtici bir hal alıyor.

Daha önce Tiroj dergisinde ve Evrensel gazetesinde yazdım. Türkiye’de -devrimci çevreler de dahil-, bazı tanımları yanlış, özensiz yaptığımız için çözümün konuşulma biçimleri de dolambaçlı, çekimser ve zaman yitirtici bir hal alıyor.Örneğin “Kürt sorunu” diyoruz.Doğru tanım bu değil.Bu tanım yaygın. Ama yanlışlığı, yaygınlığından daha büyük olmayı sürdürdüğü, öteki türlü söylersek yaygınlığı yanlışlığını örtmeye yetmediği için sorunun ve çözümün konuşulma biçimlerini değiştirmek gerekmektedir.“Kürt sorunu!..”Bu tanımda iki ana yanlış var. Birincisi, devlete egemen olanların diliyle yapılmış bir tanımdır. Yani egemen sınıflara ve ırka göre “Kürtler sorun çıkardığı için” bir “Kürt sorunu” vardır. İkincisi, bu tanım asıl sorunu gölgelediği için meseleyi gösterirken, devletin ideologlarıyla neredeyse kanıt yarıştırmaya zorlanıyoruz…Türkiye’de “Türk ırkçılığı,” “Türk milliyetçiliği,” “şoven ve faşistçe davranan egemen sınıf” SORUNU vardır. Ve konuşulması gereken de, egemen sınıfların bundan ne ölçüde gerileyecekleri, giderek açılan alanlarda bizlerin, barış taraftarlarının daha neler yapabileceğimizdir.Beni bu savı tekrar etmeye zorlayan, Çanakkale’nin Biga ilçesindeki bir düğünde gelişen ürkütücü olaylar oldu...23 Eylül 2009 tarihinde Biga’nın kapalı pazaryerinde yapılan düğünde Kürtçe bir türkü söylenmesi, bir grubun “milli ve ırksal hislerini” incitmiş ve “inciklerin” düğün yerine saldırmalarına neden olmuştur. İHA kaynaklı habere göre polis gücü yeterli gelmediği için askeriyeden de yardım istenmiş ve olaylar ancak böyle yatıştırılabilmiş.Bu hayli zamandır “normal” görülmektedir.Ama işte benim tehlikeli bulduğum da bu “normalliktir”...Türkiye’de Kürtler sorun çıkardığı için olan bir şey değildir bu; seksen yıldır devlete egemen olanların, bütün ülkede okullar, basın, edebiyat ve sanat yoluyla, yalan kahramanlık söylenceleriyle yarattıkları Türk üstün ırkçılığı düşüncesinin gündelik yaşamdaki “normal” ve korkunç göstergelerinden biridir.Türkçülükle şekillenmiş insan toplulukları, öteki başka her toplumsal kesimden iğrenmeye varan bir güdüye saplanmıştır çünkü...Bunun bu denli sertliklerle açığa çıkmasında otuz yıldır süren savaşın payını elbette küçümseyemeyiz ve elbette önce silahlar susmalı.Ama silahların patlama nedenleri konuşulurken, başvurulan her türlü çekimser ve dolambaçlı tanım, sorunu tariften uzak her sözcük öbeği, kavram kayması silahların susmasının önüne ve ardına konacak olan şeylerin de açıkça söylenmesini sıkıntılı hale getirebilmektedir.İstanbul’a yakın bir Karadeniz kasabasında bir kahvenin camına asılmış bir yazı, salt içeriğinden ötürü değil o yazıya, o kasabanın sessiz kalmasından ötürü beni çok korkutmuştur:“Kürt ve köpek giremez!”Böyle bir yazıyla yaşayabilen o kasabada ve etrafındaki yerleşimlere mevsimlik tarım işçisi olarak gelen Kürtlere başka fenalıklar da yapılıyor.Örneğin tarım işçisi Kürtlerin kimi yerleşim merkezlerine girmeleri, alışveriş yapmaları, toplu gezmeleri hem devletin oralardaki kolluk güçleri, hem de “üstün ırk” olduğuna inandırılmış “vatandaş” tarafından engelleniyor. Olaylar çıkıyor. Biz gazetelerde, “Kürtlerle X kasabasının halkı arasında” ya da daha da kapalı olarak “Mevsimlik tarım işçileriyle X kasabasının halkı arasında çıkan olaylarda …” gibi haber başlıklarıyla okuyoruz…Zira, basına köpek girebiliyor ama Kürt hakkıyla giremiyor.Biga halkı arasındaki Kürtçe bir türküye bile tahammül edemeyenleri suçladığımızda, evet çok şey değişmez. Ama biz, bugün bu topraklarda silahların patlamasının nedenlerini söylerken başka bütün zamanlardan daha açık konuşabilirsek, çözümün karakterini de geniş insan topluluklarının daha açık anlayabilmesine olanak yaratmış olacağız.Çünkü barış kavramının ana koşulu budur.Seksen yıl boyunca “Kürt yoktur” diyen üniversitenin Kürdoloji kürsüleri kurması, elbet bir adımdır. Ama mesele, “Türk üniversitesinin” Kürdü kabul etmesiyle sınırlı değil; bundan daha önemlisi, Güneş-Dil Teorisi’nin, öteki ırkçı teorilerin, gülünçlüğe varan can yakıcı bilim dışı tezlerinin ülke ölçeğinde anlaşılacak biçimde özeleştirisinin yapılmasıdır... Çünkü bizim ülkemizi kana ve ölüme sürükleyen temel nedenlerin başında, Türk ırkçılığı sorunu gelmektedir.
Tevfik Taş
www.evrensel.net