Ölümsüz yoldaşımız Epiküros

Ölümsüz yoldaşımız Epiküros

İÖ III. yüzyıla doğru antikçağın Yunanistan’ında insanlar, artık en yoksul ve umarsız dönemlerini yaşamaya başladılar... Tam o sıralarda da Egeli düşünür Epiküros, onların ellerinden tuttu. Geliştirdiği düşünceleriyle onlara yardımcı olmaya çalıştı... Ve zaten tarih boyunca çok az düşünür; Epiküros ölçüsünde yeni tutkular, yeni öğretiler ve de karşıt görüşler oluşturabildi.

İÖ III. yüzyıla doğru antikçağın Yunanistan’ında insanlar, artık en yoksul ve umarsız dönemlerini yaşamaya başladılar... Tam o sıralarda da Egeli düşünür Epiküros, onların ellerinden tuttu. Geliştirdiği düşünceleriyle onlara yardımcı olmaya çalıştı... Ve zaten tarih boyunca çok az düşünür; Epiküros ölçüsünde yeni tutkular, yeni öğretiler ve de karşıt görüşler oluşturabildi. Fransızcada “Epiküriyen” yani Epikürosçu demek; bazı kimselere göre “bu dünyanın verdiği hazlara, yaşama sevincine değer veren bencil biri” anlamına geliyordu! Oysa bazı kimselere göre de (örneğin Karl Marx onlar arasındaydı!) Epiküros, tam bir tanrıydı. Hemen şunu da söyleyelim ki Karl Marx, doktorasını Epiküros üzerine hazırladı...Yukarıda sözünü ettiğimiz o toplumsal yıkım karşısında ünlü düşünür Platon (Eflatun), insanın bu dünyadaki mutluluk umudunu öteki dünyaya taşıyordu. Ona göre bu dünyada duyularımızla algıladığımız, gözlerimizle gördüklerimiz; örneğin ağaç, meyve vb. hepsi de birer gölgeydi; gerçeğin kendisi değildi... Bu gölgelerin asılları öteki dünyadaydı... O yüzden bu dünyada acı çekenler, köle olarak yaşayanlar, öte dünyada ödüllendirilecekler ve gerçek mutluluğa orada ulaşacaklardı... Tanrılar, bu dünyadaki kötü yaşamlarının acısını çıkarmaları için bu dünyada ulaşamadıkları her şeyi verecekti onlara... Hem de bol bol!..Epiküros işte bu görüşe temelden karşı çıktı... Yoksulluk ve haliyle açlığın kol gezdiği o çağda, haliyle insanların ivedilikle kurtarılmaları gerekmekteydi... O yüzden Epiküros hemen “dünyasal ekmek bayrağını” açtı. Çünkü Platon’un öbür dünyadaki mutluluk sözü veren aldatıcı çizgisinde yürümek istemiyordu. Zaten bu yolu tümden reddediyordu... Ruhların ölümsüzlüğüne inanmıyordu. İnsanlara bugünkü ve bu dünyadaki yaşamlarında mutlu olmanın yollarını ve nedenlerini anlatmaya çalışıyordu. Epiküros felsefesinin büyüklüğü de zaten bu görüşten, yani gökyüzüne kaçış yoluyla değil yeryüzünde mutluluğu yaratma girişimi olmasından kaynaklanıyordu... Pratik ve doğrudan bireyin mutluluğunu isteyen bir felsefeydi bu... Bu yüzden bir filozof, “Bu dünyada mutluluğu isteyecek kadar kaba ve düşüncesiz bir insandır!” diyecekti Epiküros için... Ne var ki Epiküros için de “felsefe” demek, “bir aydın oyunu, bir öğretmen lüksü” değildi. İnsan hastaysa ilacını arıyormuş gibi davranamazdı. O ilacı arayıp bulmaya çalışırdı. İnsanın bu dünyada ulaşması gereken mutluluğu da, çok ivedi bir sorundu... Bu mutluluk başka zamanlara ve hayali mekanlara taşınamazdı. Bu konuda felsefe yapıyormuş gibi oyalanmaya, laf cambazlıklarına zaman yoktu. Çünkü yaşam çok kısa ve sınırlıydı. “Her insan yaşamdan ayrılırken, daha ona yeni başlıyormuş gibidir” diyordu Epiküros bir mektubunda. O yüzden düşünürümüz, “İnsan yaşamının anlamı nedir” sorusunu soruyordu ilkin. Ondan sonra da insanın mutlu olmak ve bu mutluluğu yakınlarıyla bölüşmek için doğduğu gerçekliğine ulaşıyordu. Ne var ki insanlar çok mutsuzdular... Buradan hareketle Epiküros, bu mutsuzluğun nedenlerinin onların birtakım korkularından kaynaklandığı düşüncesine ulaşıyordu. Ve bu korkular kovulursa, insanlar birtakım yaşamsal gerçeklerin ayırtına varacaklardı. Epiküros’a göre insanın ilk ve en büyük korkusu, ölüm denen olaydı. Ve bu ölüm korkusu; bütün insanları durmadan izliyor, nereye gitseler bir yolunu bulup karşılarına çıkıyor ve onların bütün ufuklarını kapatıyordu. Böylece insanlar, bir uçurumdan düşecekmişçesine bir korku yumağına dönüşüyorlardı... Bu ölüm korkusuna bağlı olarak ikinci bir korkuları daha vardı onların: o da tanrı korkusuydu. İnsanlar, tanrıların kendilerini gördüklerini, sürekli izlediklerini düşünüyorlardı. Ve bu yüzden ne yapmaları gerektiği konusunda kahinlere (bilicilere) başvuruyorlardı. Ve bu kahinler, rahipler de aslında hiçbir şey bilmezler ve öğütledikleri saçmalıklarla onların yaşamlarını kendilerine zehir ederler; çok zaman cinayetlere bile sürüklerlerdi... İşte insanlık, bu ölüm korkusuyla ve kahinlerin baskıladığı dayatmalarla cebelleşiyordu hep... Ne kendinin, ne yaşamının, ne de dünyadaki o güzelim nimetlerin bilincindeydi... Üstelik egemenlerle el ele olan tanrılar, onun kendi gücünü özgürce göstermesini de engelliyorlardı... İşte Epiküros, bu korkular içindeki insanın ellerinden tuttu ve ona en basit gerçekleri göstermeye çalıştı: “Yaşadığınız dünyaya iyi bakın” diyordu hep; “her şeyi aydınlatan o güzelim güneşin aydınlığında bakın ona. Gerçeği açıklama bahanesiyle onu bizden uzaklaştıracak masallardan uzak durun. Onun yerine doğadan gelen sese kulak verin. Bütün o güzelim ağaçlara, dallardan püsküren meyvelere, onların renk ve lezzet çeşitliliğinin ayırtına varın. Bütün bu gerçek varlıklara birer gölgedir denebilir mi? Bir bakıma o meyveler, o tahıl yüklü tarlalar, ağaçlandırdığınız ormanlar sizin kendi yapıtlarınızdır. Ve bütün bu güzellikler siz var oldukça, sizin için var olacaktır. Sizden sonra da varlıklarını sürdüreceklerdir... İşte bu dünyayı boydan boya dolaşmakta olan güneş ve onun görkemli ışıkları; sizin bütün bu nimetlerden yararlanmanız ve hemcinslerinizle el ele verip mutlu olmanız için daldığınız uykulardan sizleri uyandırmaya çalışmaktadır...”İşte hep böyle konuşuyordu Epiküros...
Yaşar Atan
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.