Kendimizi azınlık hissedebileceğimiz çok şey var

Kendimizi azınlık hissedebileceğimiz çok şey var

Önce hangi Görkem Yeltan’la röportaj yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Uzak İhtimal’in senaristi Görkem Yeltan’la mı, ödüllü oyuncusu Görkem Hanımla mı? Yoksa Mehmet Güreli’nin efsane “Odamdaki Yolculuk” albümünün söz yazarıyla mı… Arkasında –henüz- sekiz çocuk kitabı bulunan başarılı yazar Görkem Yeltan’la mı?

Önce hangi Görkem Yeltan’la röportaj yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Uzak İhtimal’in senaristi Görkem Yeltan’la mı, ödüllü oyuncusu Görkem Hanımla mı? Yoksa Mehmet Güreli’nin efsane “Odamdaki Yolculuk” albümünün söz yazarıyla mı… Arkasında –henüz- sekiz çocuk kitabı bulunan başarılı yazar Görkem Yeltan’la mı? Hepsini konuşamayız, bir sayfaya sığdıramam diye telaşlanmıştım. Bir tek “Odamdaki Yolculuk” konusunu kendime sakladım. Size şu kadarını söyleyeyim; müzik yazarı değilim, üretilmiş her albümü dinlemiş falan da değilim. Ama bence tüm zamanların en iyi on albümü arasına girer. Neyse, dediğim gibi yerim dar, konuğum büyük.Bir uzlaşıdır aldı başını gidiyor. Dinler arası uzlaşı, mezhepler, etnik kökenler arası; Nâzım’la Necip Fazıl uzlaşsın falan. “Bütün dünya buna inansın, hayat bayram olsun” temennileri havalarda uçuşuyor. Havada bir de biber gazı var oysa… Uzlaşı buysa yeniden kavgaya mı soyunmalı? Uzlaşı mantıklı olan her insanın isteyeceği, insanı değerler taşıyan bir şey. Ama tabii süreci iyi takip etmek lazım. Laf ola beri gele yapılıyorsa onun adı uzlaşı değil bence. Gerçekten uzlaşmak için yola çıkıldıysa bu da bir şey. Farklılıklara saygı ve farklı dinlerle bir arada yaşamak aslında önemli. Belki şu anda herkes kullandığı için değeri düşmüş gibi gözüküyor, belki ucuzlatılmaya çalışılıyor ama “barış” da böyle. Herkes gerekli gereksiz kullanıyordur –ve amaçları barış değildir- o yüzden barış “çiçekler, böcekler” anlatan bir şeye dönüşür, oysa barış çok önemli bir şeydir. BİR YOL AÇILSIN DA…Bir de sanki dinler arası uzlaşı, üzerine en ferah konuşulabilen alan gibi gözüküyor. Azıcık açılınmış olsa da Kürt meselesi hala dik; malum sebeplerle ortalıkta “pek fazla” gayrimüslim kalmadığından ve “tehlike” görünmediğinden mi bu alanda konuşmak daha kolay?Kürt meselesinin çözümü için ortak bir basın metnini okumuştum. O zaman bu kadar rahat değildi konuşmak. Açılım bir şeyleri rahatlattı, üzerine konuşulabilir hale geldi. Toz pembe baktığımdan değil ama konuşabildikçe olacak; yol bir açılsın da sonrası gelir. Zaten bu umudu taşımıyorsak neden yaşıyoruz ki?Uzak İhtimal için sinopsis; “Rahibe olacak bir Hıristiyan kıza fena halde aşık imam çocuk” falan gibi başladığında, insanlar gerisini dinlemeden “imkansız aşk” der. Filmin adı da bu ihtimalin “uzaklığına” işaret ediyor üstelik… Ama kahramanlarımızın birleşememesinde dini bir neden yok. Yani “en büyük sorun” da sorun olmaktan çıkınca neden birleşemiyorlar ki?Birleşememeleri aşk açısından anlaşılıyorsa Clara açısından böyle bir aşk söz konusu olamaz. Rahibe olmak isteyen bir kızın hayatında bir erkek olamaz, o tanrıyla evlidir ve bir sözü vardır. O yüzden bir imkansızlık söz konusudur Clara açısından. Filmden çıktığımda “Hiç de uzak ihtimal değilmiş” diye düşündüm ben aslında. Hatta film asıl olarak o ihtimalin hiç de uzak olmadığını anlatıyor sanki…Filmin adı, senaryo aşamasında Üç Mesele’ydi. Sonra Rotterdam’a seçildiğinde kaba montajı bitmiş, ince detayları çalışılmamış haldeydi. Acele bir biçimde bir Türkçe bir İngilizce isim bulmak zorunda kaldık. Eleştirinizde haklı olabilirsiniz. İngilizce ismi “Wrong Rosary” (Yanlış tespih) bir kareden esinlenip tesadüfen bulunmuş bir isimdi. Musa da Clara da çok minimal yaşıyor. Hiç arkadaşları yok, sosyal hayatları yok. Bu din insanı olmakla ilgili bir şey mi? Değilse bu kadar minimal yaşayan insanlar var mıdır etrafımızda?Ben Nazilli’den İstanbul’a ilk defa geldiğimde etrafımda hiç kimse yoktu. 16 yıl sonra şimdi her dakika merhaba dediğim birileri var. Bu çocuk daha yeni İstanbul’a geldi, Galata nerede bilmiyor, sağına soluna bakıyor. Dolayısıyla müezzinimiz için bu durum çok normal. Kızın ise rahibe annesine bakmak ve kiliseye gitmek dışında bir hayatı yok. Kendine sahaflardan fotoğraflar topluyor ve bir hayat yaratmaya çalışıyor. Bu ikisi için de bir denk geliş. İstanbul’da böyle çok fazla hayat var. Belki bizim iki yandaki komşumuz böyle yaşıyor ama biz bilmiyoruz çünkü o kadar fazla insanla birlikteyiz ki. Musa’nın Clara’ya dikkat kesilmesinde bunun da bir etkisi var. ‘BİR YERE SONRADAN DAHİL OLMAK ÇOK ZOR’ Uzak İhtimal’in bir gayrimüslim hikayesi anlattığını söylemek doğru olmaz ama bir rahibe adayını oynarken azınlık olmakla ilgili neler düşündünüz, hissettiniz?Clara’nın ki çok özel bir durum ama azınlık olarak yaşamak dünyanın her yerinde çok zor. Bu bir tek İstanbul’a, Türkiye’ye dair bir soru değil bence. Nazilli’de de azınlık olmak zor. Gerçi hiçbirimiz hangi azınlıklardan gelip neye çevrildiğimizi bilmiyoruz, ben açıkçası iki nesil, üç nesil önce ne yaşadığımızı bilmiyorum. İşte bunu bilmediğimiz için Türküz galiba…Ablam yedi yıldır Amerika’da yaşıyor, orada da azınlık olmak zor. İstanbul’a gelmiş biri olmak bile zor, ben onu yaşadım. İstanbul çok şanslı ama bu anlamda; Ege’de mesela turist paylaşımı dışında çok fazla hayat paylaşımı yoktur yabancılarla. İki-üç Amerikalı vardır, ama İstanbul’da çok. Bir de İstanbul’da Amerikalı, Avrupalı, Çinli sanatçılar gelir bienalde işlerini gösterir, konser verir, festivale gelir, oyun oynar. O yüzden Clara ile Musa’nın İstanbul’da karşılaşması çok enteresan bir şey değil, başka nerede karşılaşacaklardı ki? Ama azınlıklar için bunu söyleyemeyiz, eğer azınlık diye bir şey varsa da -ki ben öyle düşünmüyorum- “İstanbul’da yaşayan, Nazilli’de yaşayan, Türkiye’de yaşayan insanlar” gibi bakıyorum meseleye. Ama eğer din yüzünden azınlık diye bir şeyden bahsediyorsak da o azınlık dediğimiz insanların buradaki tarihi bizden çok daha fazla. “Kim azınlık?” sorusu burada çok önemli. Günümüzde kim egemen olandan yana, ne yönlerden azınlığız? O soru da sorulmalı tabii burada. Türk ve Müslümansak çoğuz…Müslüman değilsek, o dönemki iktidardan yana değilsek… Çoğaltabileceğimiz çok fazla şey var aslında kendimizi azınlık hissedebileceğimiz. ‘SESİMİ ÇIKARMAYI SEVİYORUM’Bir oyuncu ya da yazar için sorulduğunda “Savaşa karşıyım” demek yeterli sayılabiliyor. Sokak bir tepki koyma alanı olmaktan çıkıyor adeta… Sizi sokaklarda, eylemlerde de görüyoruz. Neden “sadece sanatınızla” tepki göstermiyorsunuz?Sanatçı, otobüs şoförü… Bunlar meslekler, bir de insan olmak diye başka bir şey var ya… Televizyonun karşısında gözlerinin dolması veya Bush’a söylenmek var, bir de sesini çıkarmak var. Ben sesimi çıkarmayı seviyorum. Ben çocuk kitabı yazarıyım, Irak’ta bir çocuk öldüğü zaman, ben neden çocuk kitabı yazıyorum ki diye düşünüyorum. Bir şey oluyor orada ve ben bu kadar kulaklarımı, gözlerimi kapalı tutabilir miyim diye düşünüyorum. Yapabileceğim bir şey olursa yapıyorum; bu kahramanlık falan da değil. Biri öyle bir şey yazıyor ki kitabına, 5 bin kişiye ulaşıyor ve daha etkili oluyor. Belki ben onu yeterince yapamadığım için çıkıyorum sokağa. Çıkanı da eleştirmem, çıkmayanı da.‘99’dan beri tiyatro yapmıyorsunuz. Gerçi hangi birini yapacaksınız da. Oyunculuk okuyanlar genelde “Diziden para kazanıyorum tiyatroda rahat ediyorum” der. Sizin tiyatroya dönmeyişinizin sebebi nedir?Tiyatroyu çok seviyorum ama döneceğim bir iş olmadı galiba. Aslında şöyle bakıyorum; Tiyatro, sinema, yazı… O anda hangisi uygunsa onu yapıyorum. Gönlüm beni nereye götürüyorsa, orada da fırsat varsa oradan yürüyorum. Hiç başrol oynadığınız dizi olmamış. Bu alandaki naifliğinizin sebebi diğer bütün işlerden fazlaca tatmin olmanız mı?Aslında başrol oynadığım film de olmadı; Mehmet Güreli “Selma ve Gölgesi”ni yapacaktı –çok kahraman bir adam bence- isim sahibi birilerini koymak yerine; “Selma’yı sen oynayacaksın” dedi. Bana dizilerde verilen roller genelde başrolün yanındaki iyi niyetli kız gibi rollerdi. Selma ise fanfatel, tuhaf bir kadın; aslında bana verilmesi zor bir roldür, başka bir yönetmenin vereceğini zannetmem. Sonra da Mahmut (Fazıl Coşkun) Clara için cesaret etti. Başrol oynamak, oynamamak değil karakteri sevmek önemli sinemada. Dizide de öyle bir şey olmadı, olursa da “Olmaz, ben kabul etmiyorum” diye bir şey yok. Sadece onu yüklenmek, senin yüzünden tutmadı gibi şeylere maruz kalmak zor. Çünkü dizide çok fazla insan ekmek yiyor. Ajandayla mı yaşıyorsunuz? Hepsi sevilecek işler ama hiç biri hobi değil. Hepsi başlı başına meslek aslında…Bir sürü şey yapıyor gibi görünsem de aslında çevrem dolayısıyla çok şanslı bir insanım. Mesela bir arkadaşım kısa metrajlı çekiyor ben orda çaycılık yapıyorum. Mehmet Güreli albüm yapıyor, ben şarkı sözünü yazıyorum. Ben çocuk kitabı yazıyorum, Mehmet Güreli onu çiziyor. O bir belgesel yapıyor, ben bütün sınıf arkadaşlarımla gidip onun seslendirmesini yapıyoruz. O bir film çekiyor, biz oynuyoruz, gibi birbirine bağlı giden şeyler var. Çok alanda bir şey yapmak değil de çoklu yaşamak ve çoklu bir şeyler üretme ihtiyacı bence. Tiyatro yüzünden ben buna çok yabancı değilim. Tiyatro da kolektif yapılan bir şey. ‘ÇOK AYRICALIKLI BİR ŞEY ÇOCUK OLMAK’Çocuk kitabı yazmak için aksakallı dede ya da şirin teyze falan olmak gerekmiyor mu? Çocukluğumdan beri bir şeyler yazan biriydim. Oyuncu olmak da istiyordum çocukluğumdan beri. Lisede oyunlar yazıyordum, oynuyordum falan. Ondan sonrasında çocuk oyunlarında oynamaya başladım, çocuk oyunlarından nefret etmeye başladım. Çünkü çok kötüydü. Benim yazdığım karakterler başka bir yöne gitmeye başladı, çocuk karakterler yazmaya başlamışım, konservatuvara gidiyordum o zamanlar. “Ben bu işi yapmak için yaratılmıştım” falan demiyorsunuz, her şey tesadüf yani…Evet ama küçükken babamla masal bulma oyunu oynardık, geçmişe baktığım zaman onun etkisi var herhalde diye düşünüyorum. Çocuklara “öğretme” hastalığı var ya büyüklerde, “eğitim şart” mevzusu var zaten… Çocuklardan öğrenilecek bir şey yok mu? Bir çocuk kitabı yazarının çocuklara öğretmek gibi bir amacı olmaz zaten, o öğretmenlerin işi. Bizim işimiz hayal dünyasını paylaşmak, onu genişletmek ve ölmesine izin vermemek. Çünkü öyle bir çağda yaşıyoruz ki; insanlar meslekleriyle anılır oldu. Sen ne düşünüyorsun, ne hissediyorsun, neler hayal ettin gibi sorular yok mesela. Çocuklar devamlı bir şeyler sorar, her şeyi sorgularlar, büyüyünce her şeyi öğrendiğimizden mi soru sormuyoruz?Öyle sorularla karşılaşıyorsun ki çocuklarla konuşurken, sen onu hiç düşünmemişsin bile. Ya da düşünmüşsün de sana “Bu böyledir” denmiş sen kabul etmişsin. Ama neden öyle olduğunu hiç sorgulamamışsın. Ne kadar zayıf ve yenilmiş olduğunu anlıyorsun. Çok ayrıcalıklı bir şey çocuk olmak, hayranım onlara.Soru sormuyoruz çünkü; büyüdük zannediyoruz, büyümeyi öyle algılıyoruz. Belki ayıp olduğunu belki de bildiğimizi zannediyoruz. Anneler genelde “Aman siyaset mi bu arkadaşından uzak dur” derler. Şimdi siyasi eylemlerin içinde bir kız olarak, çocuk kitabı yazıyorsunuz. Tuhaf denge, bunu nasıl tutturuyorsunuz?Aslında biraz ne söylediğine bakar hayatta; barış istiyorum demek çocuk kitabında da barış istemek demektir. Bazı sorunları dile getirmek, hak istemek… Ormanın içinde yaşayan bir ailenin de yaşadığı bu. Haksızlık orada da var, kötü davranma, saygısızlık orada da var. Ama siz “Bu adam öldürülsün” diyorsanız, o zaman bence çocuk kitabından uzaklaşın. Biz çocukları mühendis olması, mimar olması için bir yarışa sokuyoruz. Kurslara gönderiyoruz, sınavlara sokuyoruz, bu sistemin parçası olmasına çalışıyoruz. Ama o arada izlediği bir çizgi filmden nasıl etkilendiğini konuşmuyoruz, düşlerinin önlerini kapatıyoruz hep. Çünkü devamlı “doğru olanı” gösteriyoruz. “Senin büyümen lazım, bazı soruları şimdi sormaman lazım, para kazanman lazım, ev kurman lazım”; sisteminin içinde insan hayal gücünü kaybediyor. Çocukların elinden hayal güçlerini alıyoruz.
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net