Kirli denizde yüzmeyi öğreten adam

Kirli denizde yüzmeyi öğreten adam

Bütün İletişimcilerin Hocası Ünsal Oskay, Daha ilk derste söylerdi: “Size kirli bir denizde yüzmeyi öğreteceğim”. Bir sosyal bilim alanı olduğu kadar...


Bütün İletişimcilerin Hocası Ünsal Oskay, Daha ilk derste söylerdi: “Size kirli bir denizde yüzmeyi öğreteceğim”. Bir sosyal bilim alanı olduğu kadar, bir “kâr” alanı da olan “kitle iletişim”, başka nasıl tanımlanabilir ki? Tek kirli deniz “medya” değildi elbette... Apartmandan bozma bir fakültede, araç gereç yoksunluğunda, sınıf mevcutlarının dörtte birini bile alamayan küçücük sınıflarda “üniversite eğitimi” vermek de “kirli deniz”in parçasıydı.
Kirli denizlerde yüzmeyi öğreten adam, Urfa’da başlayan, Amerika’lara uzanan 70 yıllık hayatına çok şey sığdırdı. Bir ara iyice popülerleşen “popüler kültür eleştirisi”nin duayenlerindendi. Basın yayın yüksekokullarından iletişim fakültelerine uzanan süreçte, “kitle iletişimi”nin önemini, sosyal bilimler içindeki yerini yeniden tanımladı ve ayakları üzerine dikti. Siyaset bilimi, sosyoloji ve estetik ile iletişim bilimini buluşturan önemli çalışmalara imza attı.
Tüm bunlar bir bilim adamını anlatır; peki ya insan? Hele de “iletişim” gibi en insani bilimden söz ediyorsak. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne ‘90’lı yılların başında başladığımızda, adından önce “kebap hoca”, “dersler çok eğlenceli”, “kafa dengi” gibi tanımlar karşılamıştı bizi. İlk girdiğimiz derste, büyük sınıfların çokluğunu, “Dersten geçmesi zor” diye yorumlamakla hata ettiğimizi, tez zamanda öğrendik. Devam zorunluluğu olmadığından öğrencilerin çoğunun derslere girmediği bir okulda, sırf Ünsal Hoca’yı dinlemek için derslere girilirdi.
1990’ların başında geldiği Marmara İletişim’de uzun süre Radyo Televizyon Sinema Bölümü Başkanlığı, iki yıl da Dekan’lık yaptı. Ve emekliliğini isteyip ayrılmasının ardından, bir çok özel üniversitede görev aldı. Oysa, daha önce neden özel üniversiteye geçmediği sorulduğunda; “Bana kahvaltımı Viyana’da yapmama, oradan özel uçağımla Floransa’da kahve içmeme ve sonra gelip öğleden sonra derse girmeme yetecek kadar para vermedikleri sürece gitmem” demişti. Nişantaşı Kampüsü’nün yıkılması, Göztepe’ye taşınması dayatmaları, bu dayatma öğrenci, öğretim üyesi ve okul yönetimi işbirliğiyle püskürtüldüğünde “ödenek kısıntısı” yoluyla terbiye çabası bıktırmıştı onu. Bu mücadele boyunca öğrencilerin yanında olmuştu Ünsal hoca. Öğrenciler, yıkıma karşı okul kantininde işgal eylemi yaptığında yanlarına gelen yine o olmuştu; gecenin bir yarısı verilen sözlerle işgal bittiğinde, ertesi günkü sınavının sorularını dağıtan da oydu, “Siz bu saatten sonra ders de çalışmazsınız” diyerek.
SEDA SAYAN’IN DÜDÜKLÜSÜ
Kimbilir kaç tamir geçirmiş vosvosu, küçük motorsikleti, keyifli sohbetleri, okul önü tavla partileri bir yana, hakkında bu kadar anektod anlatılan başka bir hoca var mıdır acaba? “Bir gün derste klasik romanları okumayı önerdiğinde, bir kız öğrenci ‘Ama hocam çok ağır bu kitaplar’ dediğinde, yanıtı kısa ve netti: O senin kendi hafifliğindendir”.
Ünsal Hoca’nın dersleri farklıydı. O, Frankfurt Okulu’nun popüler kültüre yaklaşımını anlatırken birden sebzelerin nasıl yenileceğine geçebilir; Standford’daki hardal maceralarından bahsederken sözü pekala iletişim kuramlarına getirebilirdi. Moby Dick’te aslında ne anlatıldığını anlamak için gecelerinizi harcatabilirdi. King Kong’un, Türkay Şoray’ın taşıdığı anlama dair düşünürken bulurdunuz kendinizi.
Onun derslerinden ve söyleşilerinden geriye kalan cümle parçacıklarına göz atmak bile yeterli: Bu havada derste ne işiniz var, sevgiliniz yok mu sizin?, Eşitsizliğin olduğu her toplumda elitler haramzadedir, Pilav yapmasını bilmeyen kızla sakın evlenmeyin, Zamanında sendikalaşsaydınız, Seda Sayan’ın düdüklü tencerelerine muhtaç kalmazdınız, Güzel kadından daha güzel ne vardır? Fidel Castro vardır (Playboy dergisinin Castro röportajını açıklarken).
İlk seferinde “stand-up” etkisi bıraksa da, bütünlüklü bir eğitim felsefesiydi uyguladığı. Öyle “Ölü Ozanlar Derneği” filmindeki gibi “çakma”sından değil, gerçek bir “iletişim eğitimi”. Ders notlarıyla gazeteci, iletişimci olunabileceğini sanan “inek” öğrencilerin, “not tutamıyorum” diye ağlamasından belliydi bu. Sınav vakti geldiğinde de “ders notu” mahkumları başarısız olurdu, çünkü hayatın gerçeğinden gelirdi Ünsal Hoca’nın soruları. Ne Türkan Şoray’daki şarap etkisi, ne Ünsal Hoca’nın anlattığı kız tavlama taktikleri, ne Ajda Pekkan’ın o güzelim küçücük ayakları, ne lise aşkları, ne Fransız Devrimi yıllarında yakılan ateşler, birbirinden kopuk parçalar değildi. Anlatılan onca hikayenin, komik anının, farklı gelen üslubun arkasında, iletişim bilimine ve onun eğitimine dair bir anlayış vardır. Yarı filozof, yarı derviş edasıyla, küfürleri de yerinde kullanarak, “Yıkanmak İstemeyen Çocuklar” yetiştirmeye çalışmıştı Ünsal Hoca.
EŞEKLER VE EŞŞEOĞLUEŞEKLER
“20 yaşına gelmiş ve Marx okumamış biri eşşektir. Marx okuduktan sonra Marksist olmamış biri eşşoğlueşşektir” derdi hoca. Marmara İletişim’deki iki eşek meselesinden biriydi bu. Diğeriyse “Eşeği bağlasan dört yılda bitirir” sözüydü. Bugün medyada iyi işlere imza atan isimler arasında o günlerde her iki manada da “eşek” olmamayı seçenler var. Yine de, bugün medyanın köşe taşlarını tutan yüzlerce eski öğrencisine; sonra da medyanın hali ahvaline bakıp, “Nedir bu çelişki?” diye sormayın sakın. Bir çelişki varsa; emin olun Marx’ı okumayan ya da okuyup anlamayanların çelişkisi, Ünsal Hoca’nın değil...
* Hayat Televizyonu Haber Müdürü
Mustafa Kara
www.evrensel.net