21 Ekim 2009 04:00

GÖZLEMEVİ

Günümüz anne ve babalarının evlatlarına eş bulmak için yaptıkları girişimlerin ters tepki yaratmasının vodvilvari yazılmış...

Paylaş

Günümüz anne ve babalarının evlatlarına eş bulmak için yaptıkları girişimlerin ters tepki yaratmasının vodvilvari yazılmış Sandberg & Firner ikilisinin “Das Ist Meine Frau-Bu da Benim Karım” başlıklı tipik öyküsünü, Hale Kuntay dilimize çevirmiş. Nedim Saban da almış, Tiyatrokare’nin on sekizinci yılı onuruna “Bu da Benim Ailem” olarak toplumumuza uyarlamış. Saban’ın uyarlamasında, otuz iki yıllık evliliği boyunca, eşinden çok evinin temizliğine düşkün, aşırı titiz, sadece komşularıyla ilgilenen Süeda Hanım (Suna Keskin), jinekolog oğlu Tuğrul’u (Soydan Soydaş) evlendirme telaşına düşecektir. Veee hamileler için elbiseler üreten büyük bir fabrikanın sahibi kocanın tüm direnmelerine karşı, oturdukları apartmana yeni taşınan komşuları Aydan Hanım’ı (Oya İnci) ve kızı Aybike’yi (Sinemis Candemir), apartman komşusu ve aile dostları Hamiyet’in (Hülya Karakaş) aracılığıyla eve davet edecek, Tuğrul ile tanışmasını sağlayacaktır. Ancak Fabrikatör Selim Bey (Metin Serezli) hayat dolu, cıvıl cıvıl bir kadın olan Aydan’dan pek hoşlanıp, geçirdiği onca evlilik yılına lanet ederek evi terk edince “dananın kuyruğu” da kopacaktır.
Oyunun böğrünü deşmeye geçmeden önce, Tiyatrokare’nin 18. yılını kutlamak isterim. Kolay değil elbette, böyle bir ülkede engin bir tiyatro sevdasıyla, sayısı belli tiyatro tutkunlarına tiyatro zevki vermeyi on sekiz yıl boyunca sürdürmek! Kutlamak bir yana, Nedim Saban’a çabaları, emekleri, uğraşı için teşekkür de etmeliyim. Hem de ona gönülden sarılarak… Nedim Saban, uyarladığı oyunun rejisini de yapmış, oyunu yönetmiş. Saban’da, bir yönetmende olması gerekenlerden dünya görüşü, kişisel yaratıcılık, bilimsel yetenek gibi değerler var, biliyorum. Saban, yukarıda saydığım bu üç değeri resim, müzik, edebiyat, mimarlık ve benzerleri sanat dalları; psikoloji, sosyoloji, tarih, felsefe, dil gibi bilim dallarıyla; dekor, giysi, oyunculuk gibi estetik ve teknik bilgilerle besliyor, tanık olmuşluğum var. Bu arada, tiyatroyu yaşatmak için olmazsa olmaz endişe olan “gişe”yi de göz ardı etmiyorum.
Gel gelelim, “Bu da Benim Ailem”de Nedim Saban’ın oyunun fikri sonuçlarını ortaya tam anlamıyla çıkartamadığını hiç çekinmeden söylüyorum. Gerçi bizzat yaşadım, benim Sevgilim, oyunu izledikten birkaç gün sonra eve geldiğimde, ayakkabılarımın altını kapının önündeki paspasın üstüne serili lizollü suya batırılmış beze çok iyi silmiş olmam koşuluyla, ayakkabılarımı çıkartmadan salonun ortasına kadar girmeme ses etmedi. Hatta buzdolabındaki yaprak sarmayı işaret ve başparmağım eşliğinde ağzıma atmama dahi güldü geçti, ama gerçek şu ki Nedim Saban oyundaki tek tük de olsa sıralanan iletilere hareket verememişti.
Şimdi gelelim, oyun içinde anlayamadıklarıma. Öncelikle dekor tasarımını imzalayan Zuhal Soy’un giriş kapısının dışında karşı duvara astığı yağlıboya tablonun gereğini anlayamadığımı açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Evin duvarındaki tablonun altındaki “puf”un üzerindeki örtü ne öyle! Sonracığıma, burjuva evi dekoru bu kadar mı yalın olur ayol! Neyse!
Gelelim Nedim Saban’ın buzluktan çıkan puroyu Selim Soy Bey’e içirmesine. Buzluktan çıkan puro yanar mı yahu? Hamiyet’in kartvizit sözcüğünü: “… Aybike’nin kart viziti” biçiminde söylemesinin engellenmemesini de anlayamadım. Süeda da, Hamiyet de telefonla konuşurlarken üçüncü şahıslara bir şey söylerlerken telefon ahizesinin ses giden kısmını kapatmak gereği duymuyorlardı. Doktor Tuğrul, forsepsle doğum yaptırdığını söylüyordu, söylemesine söylüyordu da Nedim Saban da, Yardımcı Yönetmen Bülent Seyran da, eskiden zor doğumlarda çocuğu çıkartmak için kullanılan, salata servis çatalının irisi görünümündeki aletin artık tarihe karıştığını sanırım bilmiyorlardı.
Süeda Soy’un evdeki halıyı sürekli sildiğine, üzerine kimseyi bastırtmadığına göre, anlaşılan “Obsesif Kompulsif” bozukluğu vardı, yani temizlik hastasıydı. İyi de, Süeda Hanım, daire kapısına neden beş kilit ve zincir taktırıyordu? Neden korkuyordu? Selim Soy, oyunun başında anahtarı olmadığı için kapıyı çalıp dışarıda beklerken, oyunun sonunda nasıl oluyor da kapıyı “langırt” açıp eve dalıyordu? Tuğrul, eve iki kez giriş yapıyor, haydi diyelim kapıyı anahtarıyla açıyordu, anahtarını (inandırıcılık babında) neden göstermiyordu?
Bir diğer husus ise, tiyatroda emeğe değer veren Nedim Saban, sahneye çıkmak için can atan bunca genç tiyatrocu varken, nasıl oluyordu da Sinemis Candemir gibi manken-sunucu bir hanım kıza rol veriyordu? “Gümüş” diye bir dizide Bahar karakterinin kardeşi Berk’i oynadı diye, Yakışıklı Soydan Soydaş’ı oyuncu olmuş mu sayıyordu? Kostüm Tasarımcıları Esin Arıcan-Levon Kordinciyan ikilisi Selim Bey’in yandım Allah sıcaktan bunalmış eve geldiği saatlerde, Süeda Hanım ile Hamiyet’i neden dekolte giydirmiyordu da ince kumaştan, ama kat kat giysiler giydiriyordu? Işık tasarımını yapan Erkan Kalkan’a göre, bu oyun hep gece saatlerinde mi geçiyordu?
Diğer taraftan, bu oyunda dört deneyimli oyuncu rol almakta… Hepsini birer birer gözlem altına alırsam ve de Hülya Karakaş, Hamiyet karakterini derinlemesine incelemiş mi diye soracak olursanız, doğrusu bilemeyeceğim. Karakaş’ın doğallığına diyeceğim yok da, karaktere derinlik eklemeyi neden savsaklamış anlayamadım. Hülya Karakaş bu denli “düz” bir oyuncu değildir ki! Olguları, yönelimleri, içsel itkileri, psikolojik imaları yerli yerinde, ama... Otuz küsur yıllık Oyuncu Oya İnci ise, yaratıcı duygularını aktarmak için her şeyi, ama her şeyi; sözcüklerini, sesini, jestlerini, hareketlerini, aksiyonunu, yüz ifadelerini cömertçe kullanmakta.
Kırk beş yıllık Tiyatrocu Suna Keskin, bu kere de Süeda Soy’un duygularını, bedensel davranışını, ruhunu Sandberg & Firner ikilisinden ödünç almış, müthiş bir sahne rahatlığı içinde gene kendininmiş gibi kullanmış. Suna Keskin’in “üstün yönelimi”, oyunun bütün ikincil yönelimlerinin anlamını, içsel duygusunu içermekte. Oyuncunun, derece derece, çekirdek ya da gizemli “ben” olarak tanımladığı en içlerdeki derinliklere mükemmel bir performansla ulaşıyor.
Elli yıllık Oyuncu Metin Serezli, hiç kuşku yok ki bir usta. Serezli, sahnedeki varlığını, ulaşmak istediği hedeflerden ve etkileyici sonuçlardan önce ve onlardan bağımsız olarak kuruyor ve “yönetiyor”. “Varlık” derken, gerçekle birebir örtüşen Selim Soy’dan söz ediyorum. Fabrikatör Selim’in içsel yaşamının kaynağını bir oyuncu olarak kendi doğasına yaklaştırması, Selim Soy’a derinlik eklemesini gerçekten izlemek gerek.
Uzun lafın kısası, bu satırları okuyun ve varın koşun Tiyatrokare’nin on sekizinci yaşını kutlamaya, “Bu da Benim Ailem”deki emeği alkışlamaya.
Ey Benim Saygın Okurum, sen de biliyorsun ki, benim tiyatroya ve tiyatrocuya olan saygımın ucu bucağı ne orada, ne de burada!
Dilim, bu kere de fazla uzadıysa af ola…
ÜSTÜN AKMEN
ÖNCEKİ HABER

İki Dil Bir Bavul, bir Altın Portakal, bir Siyah İnci

SONRAKİ HABER

Bursa'da otelin dış cephe temizliğini yapan sepetli vinç düştü: 2 işçi öldü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa