26 Ekim 2009 04:00

EKONOMİ VE POLİTİKA

Bu yazıda, hafta sonunda Akdeniz Üniversitesi’nde düzenlenmiş olan “Uluslararası Sosyal Haklar Sempozyumu”ndan bazı esintileri sizlerle paylaşmak amacındayım.

Paylaş

Bu yazıda, hafta sonunda Akdeniz Üniversitesi’nde düzenlenmiş olan “Uluslararası Sosyal Haklar Sempozyumu”ndan bazı esintileri sizlerle paylaşmak amacındayım.
Seminerde beni pek şaşırtan en önemli nokta, sosyal haklar konusunda akademik camianın odağa koyduğu iki taraftan birinin sosyal haklardan yararlanma durumunda olanlar, diğerinin ise devlet olduğu görüşü oldu. Sınıf temelli bir yaklaşım içermeyen böyle bir analizde, mülksüzleşen kapitalist devlet yapısı görüntüsü arkasında gizlenmiş sermaye dışlanmakta ve sorumluluktan beri kılınmaktadır. Sınıf mücadelesi tabanına oturtulmayan bu yaklaşımda, sosyal hakların kazanılmasında en önemli yolun demokratik açılım ve hukuk mücadelesi olduğu vurgulanmaktadır. Oysa, tarihin iyi okunması göstermektedir ki, kapitalizmin altın çağında, fordist üretim sürecinde yoğun emek istihdamında emekçilerin yürütmüş olduğu mücadeleler yanında, kapitalistlerin beynini işgal eden komünizm tehdidi ve nihayet, üretimin hızla artması nedeniyle bizzat sermayenin piyasa gereksiniminin doğal sonucu olarak sosyal haklar geliştirilmiştir. Günümüzde ise ne örgütlü emek mücadelesi söz konusudur, ne komünizm korkusu eskisi kadar sarsıcıdır, ne de küreselleşen sermayenin ulus devlet içinde piyasa gereksinimi vardır. Hal böyle olunca, küreselleşme dalgası ile toplumsalcı felsefeden bireyci felsefeye geçilmiş ve servetin belli ellerde ve/veya merkezlerde toplanmış olduğu günümüz koşullarında, artık paylaşımcı modeller gündemden kaldırılmıştır.
Kapitalist sistemde sosyal haklar dokusunun yakından incelenişi, dikkatlerimizi söz konusu hakları elde eden kesimlerden çok, sermaye yönüne yöneltmektedir. Sosyal haklar konusunu soyut olarak ve kaba bir genelleme ile varsıldan yoksula kaynak aktarım mekanizması olarak ele alırsak, böyle bir mekanizmanın meşruiyet tabanını, yoksulun mücadelesi kadar, hatta ondan da başat olarak varsılın baskı ve yönlendirme gücünün oluşturduğunu görürüz. Başka bir deyişle; sosyal haklar mekanizmasının yoksula sağladığı haklardan daha fazlası, varsıla yarar olarak dönüşmektedir. Örneğin, eğitim hizmeti birey için çok önemli olduğu kadar, sermayeye maliyetsiz emek üretme mekanizması olarak da görülebilir. Sağlık alanı da yine iş kazaları veya diğer sağlık sorunlarının sermayeye yük oluşturmadan halledildiği ve emeğin idamesi programı olarak görülebilir. Genel açıdan bakıldığında, sosyal hakların finansmanı sistemin meşrulaştırılması ve bireylerin sisteme sadık konuma getirilmesi olarak yorumlanabilir.
“Hak verilmez, alınır!” gibi kapitalist söylemlerin fütursuzca dillendirilmesi de, ikinci sınıf demokrasi anlayışının bireyleri teslim almış olduğunun kanıtı gibi geliyor bana. Zira, bir konu hak ise bunun kimsenin bireye vermesi söz konusu olamayacağı gibi, aynı şekilde bireyin de hakkını alması için mücadele etme gereğinin olmaması gerekir. Eğer bu koşullar geçerli ise birileri birilerinin hakkına el koymuş ve hak sahiplerinin emek sarf ederek haklarını alması gerektiği sistemin genel kabulü olmuş demektir. Örneğin, sağlıklı bir ortamda yaşamak hakkımız olduğu halde, baz istasyonları sağlığımızı tehdit ediyorsa, bireylerin baz istasyonlarına karşı mücadele etmesi bir demokrasi göstergesi olarak algılanamaz. Böyle bir hak mücadelesi rejimin baskıcı karakterinin en bariz göstergesidir!
Kapitalizm çok derinden işleyen, insan neslini ve doğayı tahrip eden bir baskı rejimidir. Bu rejimin baskı unsuru sermaye, sermayenin en güçlü yandaşı ise hükümetlerdir. Başat sermayenin, başta medya ve akademik çevre olmak üzere tüm ideolojik baskı unsurlarından kurtulabilen kesimlerin hak alma mücadelesi, cılız kalmaya mahkum olduğu gibi, çoğu halde ne için ve kime karşı mücadele edildiğinin dahi farkına varılmayabilir. Zira, kapitalizmde kazanım olarak görülen bu hakların, emekçilerin ya da genel halkın değil sermayenin yararına hizmet ettiği ve bu yönüyle hakların gerçek anlamda kazanım olmadığı açıktır. Bu nedenle, kısa dönemde sosyal haklar için mücadele sürdürülürken, asıl ve uzun dönemli mücadelenin sisteme yönelik olması zorunludur.
İZZETTİN ÖNDER
ÖNCEKİ HABER

Genelkurmayı belge değil haberler rahatsız etti

SONRAKİ HABER

Öcalan’ın ikinci açıklaması ve bir sondaj süreci

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa