28 Ekim 2009 04:00

GÖZLEMEVİ

Sultan II. Abdülhamit’in (1842–1918) 1870’den başlayan ve padişahlığı süresince süregelen mutlakıyet rejimine “İstibdat Devri” denilmekte.

Paylaş

Sultan II. Abdülhamit’in (1842–1918) 1870’den başlayan ve padişahlığı süresince süregelen mutlakıyet rejimine “İstibdat Devri” denilmekte. İstibdat Devri, Meclis-i Mebusan’ın süresiz kapatıldığı 13 Şubat 1878’den, II Meşrutiyet’in ilanına, yani 23 Temmuz 1908’e kadar devam etmiş 30 yıl 5 ay 9 gün devam eden bu zaman içerisinde II Abdülhamit özgürlükleri baskı altına almış, Meclis-i Mebusan’ı süresiz olarak kapatmış. Basın özgürlüğünü kaldırarak ağır sansür uygulamış. Kendi yönetimini benimseyen bir kısım gazete sahipleri ve gazetecilere çıkarlar sağlamış Mizah gazetelerini ve karikatür yayımını yasaklamış. Toplanma özgürlüğünü tarihin derinliklerine kapatmış, hatta devlet adamlarının birbirlerinin evlerine gitmelerini bile yasaklamış. Hükümetin yetkilerini büyük ölçüde şahsında toplamış, kurduğu hafiye örgütüyle devlet memurları arasında tam bir korku ve endişe havası yaratmış
Eleştirmenler olarak, Türk Tiyatrosunda son yıllarda yerli yazarların oyunlarına pek yer verilmemesini eleştiriyor, aynı yazarların oyunlarının sahnelenmesine (veryansın) tepki gösteriyorduk. Genç kuşak, oyun yazarlığı konusunda özendirilmiyordu, kızıyorduk. Diğer taraftan, (laf aramızda) genç oyun yazarlarını pek de hevesli görmüyor, yeni yazarların üretken olmadıklarını da pekâlâ biliyorduk. Devlet Tiyatroları, bu yıl bir ilki gerçekleştirdi ve “al sana” dercesine 60 yerli yapımla sezonu açtı. İyi mi yaptı? Göre izleye öğreneceğiz bakalım, ne yaptı!
Trabzon Devlet Tiyatrosu da bu yerli oyunlardan nasiplenmiş. Dokuz Eylül Üniversitesinde Dramatik-Yazarlık Bölümü’nde okumuş, genç oyun yazarı Uğur Saatçi’nin (1986) “İstibdat Kumpanyası” başlıklı oyunu ile sezona başladı. Mitos-Boyut Yayınları’nın geçen yılki 3.Oyun Yazma Yarışması’nda (Mitos Boyut Tiyatro Yayınları / 2008) başarı ödülü sahibi de olan Saatçi’nin öyküsünün akıcılığı ve dilindeki yalınlık elbette övgüye değer, ama haydi gelin biz çıkalım “kerevet”in üstüne.
“İstibdat Kumpanyası”, İstibdat döneminde tiyatro kurmak üzere Avrupa’dan getirtilen bir tiyatro sanatçısı ile Osmanlı yönetiminin yaşadığı gülünç olayları sergilemekte. Padişahı devirme planları yapan Şeref Paşa, halkı galeyana getirip saraya yürütmek için tiyatroyu kullanmak ister. Bu yüzden, Fransa’dan yarı Fransız yarı Türk olan Samuel Andre’yi getirterek Edmond Rostand’ın “Cyrano de Bergerac”ını sahneye koymasını ister. Oyunun ana karakteri Cyrano de Bergerac’ın tıpkı Abdülhamit gibi uzun burunlu olması Şeref Paşa’nın planının bir parçasıdır. Doğal olarak, bu oyunun sahnelenmesi için oyunculara da gereksinim vardır ve Şeref Paşa bu iş için yardımcısı Sefer Bey’i görevlendirir. Jurnalcilikten dolayı sürekli yakılan tiyatrolar, dayak yiyen oyuncular nedeniyle Sefer Bey, bula bula pek sıradan bir kumpanya olan Recai Efendi’nin topluluğunu bulabilir ve olaylar böylece gelişir.
Genç yönetmen Barış Erdenk (1970), yazarın ana fikrine sadık kalmış, ama kimi oyun yazma tekniği eksikliklerini de iyi çözümlemiş. Tiyatronun sahne yapısını, oyunculuğu, rejiyi, kısacası tiyatronun her öğesini kullanmış, yazarın metninin üstüne dramatik mantığı bulunan kendine özgü bir teknik monte etmiş. Oyun metninin neredeyse yüzde yetmişini değiştirmiş, ama Uğur Saatçi’nin benzetmeci/dramatik yöntem ve göstermeci/epik yöntem saptamalarını da fevkalade geliştirerek pek güzel değerlendirmiş. Sonuç olarak ilk tablodan son tabloya seyirciyi avucunun içine alan, enerjik, mükemmel performanslı bir oyun çıkmış.
Şunu söylemekte yarar var ki, oyun öncelikle oyuncuların istekli ve ustalıklı oyunlarıyla ivme kazanmakta. Bu arada, Barış Erdenk’in Uğur Saatçi’nin metninden yola çıkarak adeta yeniden “müzikli oyun” formatında yazarken oluşturduğu dili müziğiyle tamamlayan Engin Bayrak’ı da unutmamak gerekiyor. Müzikal motifle yayılan atmosfer yaratımı gerçekten başarılı… Kakofoni ya da Erdenk-Saatçi ikilisinin yazdığı sözlerle prosodi bozukluğuna pek rastlanılmıyor. Müzikle yaratılan atmosferin kimi kez tam bir akustik dekora dönüştüğünü de açık yüreklilikle söyleyebilirim. Ut, kanun, klavye, keman, flüt ve üç vurmalı sazdan oluşan orkestra da müzikleri kusursuza yakın icra etmekte.
Sibel Erdenk’in dans düzenine gelinceee… İsterseniz “ukala” deyin, ne derseniz deyin, folklordan yararlanan her türlü yapıtı koşulsuz özgün ve güzel olarak kabul edenlerden değilim ben. Sibel Erdenk, folklorik öğeleri bir biçim içinde modernleştirerek koreografisini yetkinleştirmiş. Ne diyeyim! Bravo doğrusu. Işık Tasarımı’nı imzalayan Nihat Bahar keşke sahnenin, dekorun, fon ya da oyuncuların üzerine “gobo”lar yansıtsaymış. Kanımca o zaman oyuna yorum, dekora derinlik, oyunculara üçboyutluluk sağlarmış. Medine Yavuz’un kostümleri için söz etmeyeceğim, “iyi” deyip geçeceğim. Böylelikle ayakkabılara dikkat çekmeyeceğim. Aytuğ Dereli ise “matluba” fevkalade uygun, takdire değer, işlevsel ve sade bir dekor tasarımı yapmış.
Barış Erdenk, yazılı metinde yer alan Fasulyeciyan, Kavuklu Yaşar Efendi, Dümbülzade Rifat, Küçük İsmail karakterlerini Akil Efendi (Şevki Çapa), Tevfik (M. Ceyhun Gen), Rıfat (S. Barış Bağcı), Recai Efendi (Erşan Utku Ölmez) kimliklerine büründürmüş. Matmazel Karine (Duygu Dokgöz) karakterini de eklemiş, M. Fatih Dokgöz (Samuel Andre), Zeynep Ekin Öner (Madam Asrini), Halil Ayan (Şeref Paşa), Yiğit Gümüşada (Sefer Bey) oyunun başkişileri arasında. Ömer Okatan (I. Zabit) ve Nihat Bıyık (II. Zabit) diğer kişilikleri canlandırmakta. Devamlı okurlarım, özellikle Ayan, Öner, Çapa, Gen ve Dokgöz’ün benim “gözümün nuru” oyunculardan olduklarını anımsayacaklardır. Erşan Utku Ölmez’i de “Deli Dumrul”dan bu yana ciddi anlamda aşama kat ederken buldum, ama gerçek şu ki geçmişte izlediğim izlemediğim tüm oyuncular bu kez muhteşem bir ekip oluşturmuşlar. Her birini birer birer değerlendirmek gerçekten olanaksız... Müthiş bir performansla oynuyorlar.
Gene de, M. Fatih Dokgöz’ün Samuel Andre’yi hem bütünsel, hem derin, hem de eksiksiz değerlendirirken, fiziksel olarak da iyi biçimlendirdiğini söylemeliyim. Halil Ayan, mükemmel bir Şeref Paşa olmuş… Yiğit Gümüşada yönetmenin verdiği görevi kusursuz yerine getirmekte. Zeynep Ekin Öner, Madam Asrini’nin dışsal olguların altında gizli bir nehir gibi akan o canlı ruhunu seyirciye pek güzel aktarmakta. Sadece lehçe yaparken “anladım” sözcüğünü “anlamışım” olarak söylese kusursuzluğu yakalayacak. M. Ceyhun Gen, gövdeyi tamamen duyguların hizmetinde tutma yeteneğinin bir rolü canlandırmaya yönelik dışsal tekniğin temel meselesi olduğunu kimden öğrenmişse, öğretene de öğrenene de helal olsun! Şevki Çapa, Akil Efendi’de duygularını, isteğini, aklını ateşleme yeteneğini gene kullanmakta. Duygu Dokgöz, Matmazel Karine karakterine kusursuz lehçesi ve fiziğiyle ayrı bir renk katıyor.
Gelin kulağınıza fısıldayıvereyim: Trabzonlular, hiç kuşkum yok ki, “İstibdat Kumpanyası”yla 2009–2010 sezonuna dört dörtlük girmiş oluyor.


“GÖZLEMEVİ” KÖŞESİNİN “GÖZLEME” BÖLÜMÜ
Mitos Boyut Yayınevi’nden son çıkan 8 yeni tiyatro kitabını değerli okurlarımın ilgi ve bilgilerine sunuyorum: Erhan Gökgücü/Profesör Nebulus ya da Bilimin Tehlikesi; Carlo Goldoni/Becerikli Dul; Publius Terentius/Bütün Oyunları–1; Publius Terentius/Bütün Oyunları–2; Vala Thorsdottır/Mutfak Söyleşileri; Semih Çelenk/Heccav ya da Şair Eşref’in Esrarengiz Macerası; Yusuf Demirkol, Erkan Yılmaz, Özlem Lale, Elif Solak, Ah-u Zelha/Mitos Boyut 4. Oyun Yazma Yarışması–2009; Duşan Kovaçeviç/İntiharın Genel Provası; Dinçer Sümer/Ortakçılar.
ÜSTÜN AKMEN
ÖNCEKİ HABER

Veliler ve öğrenciler ‘sınıf farkı’na tepkili

SONRAKİ HABER

Game of Thrones'un yeni serisi 2020'de yayımlanacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa