Sanat, sermaye ve siyaset

Sanat, sermaye ve siyaset

İstanbul Bienali başlamadan henüz birkaç gün önce İletişim Yayınları tarafından “Sanat A.Ş. Çağdaş Sanat ve Bienaller” başlıklı bir kitap yayınlanmıştı.


İstanbul Bienali başlamadan henüz birkaç gün önce İletişim Yayınları tarafından “Sanat A.Ş. Çağdaş Sanat ve Bienaller” başlıklı bir kitap yayınlanmıştı. Sanatın ticarileştirilmesi ve sermaye devleriyle içinde bulunduğu parasal ilişkiyi konu alan kitap, Ali Artun’un dizi editörlüğü yaptığı “Sanat-Hayat” kitap dizisinin son kitabı. “Müze ve Modernlik”, “Küreselleşen İstanbul’da Bienal”, “Sanat/Cinsiyet” ve “Sanatçı Müzeleri” gibi çeşitli başlıklar taşıyan ve 17. kitabının yayımlandığı “Sanat-Hayat” kitap dizisi, başlığından da anlaşılacağı üzere sanatın yaşamla olan bağıntısını, modernliğin sanat kavramına getirdiği yeni anlamlandırmayı ve sermayenin hükmettiği kamusal yaşamda sanatın yaşadığı dönüşümü konu alıyor.
“Sanat-Hayat” dizisi kitaplarında sanatın ticarileştirilmesinin altında yatan nedenler, olgular ve postmodern çağda yaşanan büyük toplumsal kırılmaların izleri sürülüyor. Müzenin kökeninin, tarih boyunca kendisine yüklenen rollerin, modernizmle birlikte doğan toplumsal hareketler ile eleştirel düşüncenin arkeolojik bir araştırması yapılıyor. Sözgelimi iki ciltlik “Müze ve Modernlik” çalışmasında Antik Dünya’dan modern zamanlara koleksiyonculuk ve arşivcilik üzerine tarihsel bir yolculuk yapılırken sanatın zanaattan nasıl koptuğu ve bir özerklik söylemine nasıl büründüğü üzerinde duruluyor. İskenderiye’deki müze ve kütüphanelerden, değerli ve kutsal eşyaların teşhir edildiği Antik Yunan tapınaklarına ve 18. yüzyıl Parisi’nde nüfuz sahibi devlet adamları tarafından inşa edilen Louvre gibi sarayların nasıl ve hangi amaçla müzeleştirildiğine kadar çok geniş bir yelpaze üzerinden inceleniyor sanat ve müzecilik.
İKTİDARLARIN LOUVRE’U
Farklı iktidar kuşakları arasındaki çatışmalara sahne olan Louvre Müzesi’nin temelini Kral I. Francis atmış olmasına rağmen Napoléon’un imparator olmasıyla müzeye “Musée Napoléon”, Napoléon’un ardından 1824’te iktidara gelen Bourbon hanedanı zamanında “Musée Charles X.” ve 1848 Devrimi arifesinde yeniden “Louvre” ismi verildi. Kendi zamanında “Sanatların koruyucusu XV. Louis” nin resmi, müze tavanlarını süslerken Napoléon döneminde müzeye milliyetçi bir söylem atfedildi. 1848 Devrimi, ardından da II. Cumhuriyeti resimlemesi için Delacroix görevlendirildi. Louvre’un kendi tarihi bize Fransa’da hüküm sürmüş rejimlerin, sanata ve müzeye kendince siyasi bir rol biçmeye çalıştığını gösteriyor.
SANATIN FARKLILAŞAN SİYASİ EKSENİ
Fransız aristokrasisinin devrilmesi sanatın gündelik hayatın gerçekliğiyle birleşmesinin önünü açar. Soylu sınıf, sanatı aristokrasi için bahşedilmiş bir zevk kaynağı ve zenginlik göstergesi olarak görürken sanat, toplumsallaştığı ölçüde resmi siyasete karşı bir nevi özerklik kazanır. İşte modernizmin ortaya çıkışında tetikleyici koşulların oluşumu tam da bu özerklik düşüncesinin ve eleştirelliğin filizlendiği zamanlara denk gelmektedir. Sanatın siyasetle olan ilişkisi modernlik açısından özel bir konuma sahiptir. Sanatın siyasi bir enstrüman olarak kullanılmasına karşı muhalefet yapılması ve resmi ideolojiye zıt eylemlerin savunusu aslında sanatın geçmişten bugüne çok farklı bir siyasi eksene kaydığını ve siyasi muhalefetin sanatla olan ilişkisinden birçok şey kazandığını göstermekteydi. Sanat siyasi içeriğini yaşamla kurduğu özel ilişki sayesinde vücutlaştırmıştır.
20. yüzyıl başlarından itibaren avangard sanatla doruk noktasına ulaşan modernlik söylemi Sovyet devrimiyle ortaya çıkan devrimci koşullar altında aracısız bir siyaset-sanat ilişkisi biçimlenmişti. Sanat siyasi tavrı içinde toplumsal yaşama doğrudan nüfuz eder hale gelmişti. Soğuk Savaş döneminde çeşitli sanat akımları devlet ideolojileri tarafından farklı şekillerde yorumlanıyor ve sahipleniliyordu. Sanat kuramcıları her iki cephede de sanatın özerkliğinin tehlikeye girdiğinden dem vuruyordu. Dadaizm, situasyonizm ve sürrealizm sanatın avangard ruhunun korunması misyonunu üstleniyor ve giderek Sovyetler’de hakim olan sanat anlayışından kopuyorlardı. Sanatçılar arasındaki ayrışma, Troçki, Rivera ve Breton’un ortaklaşa yayınladığı anti Stalinist sanat manifestosuyla ete kemiğe büründü.
REKLAMLAŞAN SANAT
Kendi oluşum sürecinde özerklik mücadelesi vermiş olan modern düşünce bugün başka koşullar altında bir yeniden diriliş yaşıyor gibi. Adorno’nun “Kültür Endüstrisi” kitabında belirttiği üzere kültürün ve sanatın bir meta gibi üretilmesi ve tüketilmesi, Chin-tao Wu’nun “Kültürün Özelleştirilmesi”’nde değindiği gibi kamuya ait kültürün şirketler tarafından mülk edinilmesi, pazarlanması ve bir prestij unsuru haline getirilmesi söz konusu. Bienallerin ve festivallerin, sanatı toplumsal yaşamda daha ileri bir safhaya taşıdığı söylenemez. Bunun yerine aslında sanatın reklam aracı olarak kullanıldığı, sanatçıların markalaştığı ve büyük sanat ve kültür organizasyonlarının şirketleştiği bir çağda yaşadığımızdan bahsetmek daha doğru olur. “Sanat-Hayat” dizisi sanatın sergi mekanlarıyla kurduğu ilişkiyi yaşadığı tarihsel dönüşümler eşliğinde ele alıyor. Kapitalist üretim ilişkileri içinde yap boza uğratılan sanat-hayat ilişkisinin yeniden şekillendirilmesinde bize önemli ipuçları veriyor.
Kaan Kangal
www.evrensel.net