30 Ekim 2009 04:00

6 Kasım’da buluşalım...

İhtiyaçlarımızın biraz daha fazlasını karşılayabilmek adına şimdilerde nasıl şans oyunlarında boş kutucukları dolduruyorsak, üniversiteye de öyle hazırlanmıştık ‘ya tutarsa’ dercesine.

Paylaş

İhtiyaçlarımızın biraz daha fazlasını karşılayabilmek adına şimdilerde nasıl şans oyunlarında boş kutucukları dolduruyorsak, üniversiteye de öyle hazırlanmıştık ‘ya tutarsa’ dercesine. Ailemiz de en büyük yatırımını bize yapmadı mı? Ne de olsa bir meslek sahibi olmak anlamında kullanılan ‘altın bilezik’e para harcayıp iyi bir iş sahibi olmamız annemizin kolunda altın bilezik olmasından daha önemliydi. Ama zaten varsa da biz üniversiteye başlayınca bilezik ya da yastık altında kefen parası kalmadı evlerimizde.
Kampüsün içerisinde banka şubeleri karşıladı bizi ‘kolaylaştırıcı’ yöntemleriyle haçlarımızı ödememiz için. Kaç kredilik ders alacağımızla doğru orantılı olarak ‘kredi’ çeker hale geldik. “Yüksek öğrenim parasız olmalı” cümlesiyle üniversitemizde tüm gerçekliğiyle boy gösteren bir banka binası arasındaki çelişki ve uzaklık bize olanları kabul ettirmek istercesine sırıttı hep. Oysa çok uzaklara değil biraz geçmişe gidince görüyoruz ki ‘harç parası’ diye bir ödemeden mesul değildik. O zamanlar, “Bir bankaya ders alabilmek için yüzlerce lira yatıracaksınız” dediklerinde bu ne kadar yanlış ve olanaksız görünecekse şimdi de o kadar saçma aslında. ‘Parasız eğitim’ talebinde değil de, temel bir hakkımız için yapmamız gereken ödemeler de inandırıcılık aramaya kalkalım. Bulamayacağız. Öyleyse neden susuyoruz? Göklerden inecek bir mucize değil beklediğimiz, sadece bir takım bütçe düzenlemelerinden bahsediyoruz. Ve hep birlikte hareket ederek kaybettiğimiz bu hakkı geri almamız, bankasız bir üniversite kadar doğal olacak.
Oysa onlar imzaladıkları anlaşmalarla ‘danışma kurulu’ denen şehrin en zenginlerinden ve yetkililerinden oluşan bir grubu üniversitelerin başına dikmeyi planlıyor. 12 Eylül askeri darbesinden önce YÖK bile yoktu. Üniversiteyi o yıllarda yalnızca devletin denetimine ve baskısına tabii tutmak yeterliyken şimdilerde yeni ihtiyaçlar doğuyor. Sermayenin ihtiyaçları. Ve bu ihtiyaçları da onun iktidarının sözcüsü AKP karşılıyor. İşte danışma kurullarının işlevi bu kadar basit. Yani bilim üreten, özgür ve özerk kurumlardansa kalın enseli amcaların şirketlerine eleman yetiştiren çiftlikler için YÖK’teki kadrolaşma AKP’ye yetmemiş olacak ki; holdinglerin ders müfredatına müdahale ederek bilimsel araştırmalardan ziyade onların çıkarlarına nasıl daha verimli olabileceklerine kadar karar vermesi gibi bir sonuca yol açacak taslaklar sunuluyor. Bir yandan da akademisyenlere görüşlerinden ötürü cezalar yağıyor, YÖK soruşturmalarla, yasaklarla üzerimize gelmeye devam ediyor. Yine olmaması gerekenler doğal algılanırken, hakkımız olanları rüyamızda görmeye bile cesaret edemeyeceğimizi sandıkları bir tabloyla baş başayız. Ama biz uyumuyoruz.
Anadilde eğitim, açılım diye sunulan politikalarla beraber daha fazla gündeme de gelse, YÖK Kürtçeyi anadil kapsamına dahi almayarak samimiyetini kanıtlıyor. “Yaşayan dil” tabirini ortaya atıyor; ancak bir türlü o haliyle bile devreye sokamıyor. Diğer seçimleri bekliyorlar belki de. Çünkü bu bizim sokaklarda haykırdığımız, aydınından yönetmenine herkesin kabul ettiği gibi rüyalarımızı gördüğümüz dil ne ise o dilde konuşabilme özgürlüğünü kapsayan bir ‘açıklık’ değil. Olması içinse biliyoruz ki hep birlik olmamız, bu sesi yükseltmemiz gerek.
Köhne, suyu akmayan, çatısı damlayan yurtlardan arızalı otobüslerle ve pahalı yol paralarıyla kapısına gelerek, gerektiğinde donumuza kadar aranarak içeri girebildiğimiz; kötü ve pahalı yemeklerini, banka şubelerini ve konuşamayan akademisyenlerini etrafta kol gezen polislerle ‘koruyan’; stajyerlik, yetkin mühendislik, KPSS, TUS, … ve daha nice engelden oluşan koşuyu koşalım bitirelim, gerekirse birinci olalım; ama illa ki her üçümüzden birisi yine işsiz kalsın diye mi eğitim alıyoruz? Üzerine de bizi susturdukları, gerektiğinde kovdukları için mi para veriyoruz? Bu size de garip gelmiyor mu? Eğitime bütçe ayrılarak, öğrencilere yönetimde ve kararlarda hakkı olan söz sahipliği verilerek kurgulanmış bir üniversite; deney tüpleri, tartışma grupları arasında çatır çatır para basan değil bilim üreten, fikir üreten bir üniversite; mezun olunduğunda meslek sahibi olunan bir üniversite… Sinema, tiyatro izlediğimiz, gülebildiğimiz ve bunu yaparken parasızlığı düşünmediğimiz bir üniversite. Size hangisi daha hayali geliyor? Hakkımız olana ancak bugün içinde bulunduğumuz ve onaylamadığımız halde bize sunulan eğitim biçimini reddederek, kalabalık olarak, birlik olarak ulaşacağız. Çünkü bu yalnızca bir olasılık ya da alternatif değil. Bu, olması gerekenin ta kendisi. Ve her gerçek gibi boylu boyunca önümüzde duruyor. Onu devirmek için atacağımız adımlarsa bize ait.
6 Kasım’da buluşalım. Bu adımlardan birini, hakkımız olan üniversite eğitimine doğru atmak için...
NİLGÜN YELPAZE Boğaziçi Üniv. Siyaset Bilimi 2. Sınıf Öğrencisi
ÖNCEKİ HABER

Hacettepe’de yaşananlar

SONRAKİ HABER

CHP'li Mehmet Bekaroğlu: Demirtaş’ı serbest bırakın, çözüm süreci tekrar başlasın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa