KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem,Sana bu satırları karaladığım şu sıralarda “kanla, irfanla” kurduğumuz cumhuriyetin tamı tamına seksen altıncı yılını; babadan, dededen kalma fener alaylarıyla...


    Kirvem,
    Sana bu satırları karaladığım şu sıralarda “kanla, irfanla” kurduğumuz cumhuriyetin tamı tamına seksen altıncı yılını; babadan, dededen kalma fener alaylarıyla, teknolojik gelişmelerin desteklediği göz alıcı ışık oyunlarının yanı sıra, aynı zamanda da yüksek kulelerin, gökdelenlerin tepelerinden sarkan boy boy bayrakların gölgesinde tüm ülke genelinde olduğu gibi, ayrıca “yavru vatan” Kıbrıs’ta da büyük bir coşkuyla kutluyoruz…
    Kirvem, senin de gari ezbere bildiğin gibi, hangi taşı sıksan altından “şüheda” fışkıran bu “mübarek vatan” topraklarında cumhuriyetin temellerini yırtık çarık, delik postal, paslı süngülerle attıktan sonra “ilelebet”, sonsuza dek yaşayabilmesi için de özellikle “gençliğe” emanet edip giden “ata”larımızın ardından, her Cumhuriyet Bayramı’nda, günün “mana ve ehemmiyetini” bir zamanlar meydanlarda kurduğumuz “zafer takları”nın yanı başında, şimdilerde ise genellikle televizyon ekranlarından aynı minvalde, hatta neredeyse aynı “boylam” aynı “enlem”deki “milimetrik” cümlelerle, gelmiş geçmiş bilumum “yetkili” zevatın attıkları hamasi “nutuk”larla, fırfırlı laflarla süsleyip, sonuçta gele gele geldiğimiz tam da şu günlerde acaba halimiz, ahvalimiz, en önemlisi de milletçe “gülcemal”imizin rengi ruhsarı acaba nicedir diye sorgu sual edersen, kimilerine göre sağlığımız yerinde, yanaklarımız al al, cebimiz cepkenimiz tıka basa dolu, memleketin her yanı toz pembe “güllük gülistanlık”ken, kimilerine göre de durumumuz “içgüveysi”nden hallice!..
    Nitekim “iktidar” koltuğunda oturanlar, daha da doğrusu bu koltuklarda oturmaya bile neredeyse fırsat bulmadan, daha ilk günden itibaren gerek Evropa kapılarında, gerekse başka diyarlarda ha babam de babam ellerindeki bavullarıyla tıpkı Ünlü Gezgin Marko Polo misali o ülke senin beriki benim diyerek turlayıp, böylece sadece “uluslararası” arenalarda değil, keza yurdun genelinde de başlattıkları “açılım” furyasıyla, istikbalimizin her bakımdan ve her zamankinden çok daha “parlak” olduğundan dem vurup; dolayısıyla gönlümüze damacanalar dolusu Hamidiye, Taşdelen, Çırçır suyu serperken, beri taraftan da genelde “salla başını al maaşını” yaklaşımıyla “muhalefet”te kalmayı “töre” haline getirip, buna rağmen arada bir “Korkma sönmez bu şafaklarda al sancak” girizgahıyla fena halde celallenip, nitekim vatan, nitekim millet, nitekim cumhuriyet, nitekim laiklik nutuklarının peşi sıra tezgahlanan “bayrak mitingleri”nin gölgesinde sil baştan “vatan kurtarma operasyonlarına” soyunup, bu müzmin “hassasiyet”ten yana kafa yoranlara bakılırsa, memleketin istikbali yandı gülüm keten helvasının ta kendisi!
    İktidardakiler kendi davullarını gümletip dururken, muhalefet cenahındakiler de kendi borazanlarını günün birinde çalmayı düşlerken, öte yandan ortada fol yok yumurta yokken nereden nereye kendilerince “durumdan vazife çıkarmayı” öteden beri illa da “huy” edinenlerin bir kısmının sütre gerisinde güya “tam siper” mevzilenip “piyasa”ya sürdükleri “kara-kuru” gariban bir “kağıt parçası”nın, eninde sonunda dönüp dolaşıp daha sonra da “sulu-sepken” ıslak, nemli bir “belge”ye dönüşmesi sanki yetmezmiş gibi, bir de hem “peygamber ocağı” hem de ülkemizin “en güvenilir” kurumu olan “ciheti askeriyemiz”in tahtında, yani yakim “cumhuriyetimizin yılmaz bekçileri”nin indinde üç bilinmeyenli denklem hüviyetine bürünüp dal budak sarması, tam da şu günlerde içinden çıkılmaz “kaknem” bir bilmeceye doğru sürüklenip, dolayısıyla memleket gündeminde kabak tadı verdiğine bakılırsa, anlaşılan o ki, önümüzdeki günlerde ülkenin “gidişat”ının ne olacağını, hangi kulvarlara doğru yöneleceğini anlamak için belki de milletçe müneccim olmak şart!
    Ancak “tadsız-tuzsuz” bütün bu olaylara rağmen, özellikle Boğaz’ın iki yakasını birleştiren köprüleri allı duvaklı gelinler misali süsleyip, ayrıca “gavur” icadı rengarenk “çata-pata”larla, havayi fişeklerle bir nevi “hayal” alemine dönüştürüp, böylece Cumhuriyet Bayramı’nı Osmanlı’nın eski payitahtı İstanbul’da coşkuyla kutlarken, beri yandan cumhuriyet Türkiye’sinin başkenti Ankara’nın Çankaya Köşkü’nde, “cumhurumuzun başkanı”nın verdiği “resmi” davete “reception”a, devletin en tepesindeki bilumum zatı alileri kostüm kumaş ekselans kıyafetleriyle teşrif ettikleri halde, muhalefet liderlerinin sudan bahanelerle “yan çizme”sinin dışında, ayrıca asker “takım”ının da tam kadro halinde özellikle “türban”dan yana “No!” babında tavır takınıp, dolayısıyla Cumhuriyet Bayramı’nı kendi “mahfil”lerinde baş başa kutlamaya bilhassa özenmeleri, acaba her fırsatta yineleyip durduğumuz, uğrunda ölmeye yemin billah ettiğimiz şu meşhur “birlik ve bütünlüğümüzün” aynaya yansıyan yampiri görüntüsü müdür, kim bilir!
    Neyse…Ben özüm kendi payıma Cumhuriyet Bayramı’nın seksen altıncı yılını “çayda çıra” eşliğinde kutlarken, aynı zamanda da kelimenin tam anlamıyla “demokrasi” kültüründen bol kepçe nasibini almış, keza en, en önemlisi de bu ülkenin bila istisna tüm “vatandaş”larına “eşit” mesafede kucağını açmış bir cumhuriyetin daha yıllar yılı kök salması için, çoğunlukla yaptığım gibi, bu kez de yine Diyarbakır Gavur Mahallesi’ndeki Surp Giragos Kilisesi’nin yolunu tutup, onun geride kalmış boynu bükük harabeleri arasında duaya gidiyorum Kirvem!...
    MIGIRDİÇ MARGOSYAN
    www.evrensel.net