05 Kasım 2009 00:00

MERCEK

Cumhuriyet’in 86. Kuruluş yıl dönümü “mesajı”nda Org. Başbuğ, alışılageldiği üzere bir kez daha “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışıyla ulus-devlet ...

Paylaş

Cumhuriyet’in 86. Kuruluş yıl dönümü “mesajı”nda Org. Başbuğ, alışılageldiği üzere bir kez daha “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışıyla ulus-devlet yapısını sonsuza dek” yaşatmaktan, “Türk milletinin ve Türk yurdunun bölünmez bütünlüğünün teminatı” olmaktan söz ederek, “...TSK, Türk milletinin özüdür. Ordu-millet özelliğiyle Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesi olan TSK, ..”nın, “ulusal birliğe yönelik çabalar karşısında daima çelikten bir duvar gibi yükseleceğini” söyledi.
Bu açıklamayı “yıldönümleri” bağlantılı rutin demeçlerden biri saymak mümkün olmakla birlikte, sorunları “felsefi-bilimsel yöntem” ile irdeleme iddiasındaki bir generalin-ki ordunun başkomutanıdır- ülkenin, “millet”in(!) ve TSK’nın bugünkü durumunu olduğundan farklı gösterme gayreti yine de ‚hayret uyandırıcı’dır! Başbuğ’un, bu mesajı verdiği gün dahil, Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve karşı karşıya olduğu sorunlar soyut ajitasyonla izah edilir ve örtülür olmaktan uzaktır. Generalin sözleri ülkenin en önemli toplumsal sorunlarının üzerini örten ve herkesin gözü önünde gerçekleşen güncel olay ve gelişmeleri dahi yok sayan bir “çelik anlayış”ın ifadesidir!
Böyledir, çünkü “Türk milletinin ve yurdunun bölünmez bütünlüğü” ideolojik biçimlendirme silahı yöneticilerin elinde patlayalı ve kendilerini vurmaya başlayalı hayli zaman olmuştur. Kürtlerin kendi ulusal haklarına sahip olma ve özgürce kullanma istemini Türk ulusunu bölmeye yönelik bir hareket gösteren burjuva propagandasının yalandan ibaret olduğu daha fazla anlaşılır hale gelmiştir. Generalin başında bulunduğu kurumun “bütünlüğü” ve “çelikten disiplini” üzerine söylem inandırıcılığını yitirmiştir. Daha düne kadar ordunun ve generallerin ardında sıraya girmiş birçok kurum, örgüt, “sivil toplum kuruluşu” ve “kişi”nin bugün farklı yerlerde, dahası “karşı”da durduklarını gösterir verileri, bizatihi TSK, kendi kurumsal araştırmalarıyla ortaya koymuştur. “Milletin özü” olma iddiasıyla “millet”in başında boza pişirme pratiği arasındaki uçurum artık daha iyi görülmektedir.
ASKERİ VESAYET
GELENEĞİ ve ‘ORDU-
MİLLET’ SÖYLEMİ
“Ordu-Millet” söylemi 90 yıla yakın süredir devam ediyor ve bu propaganda, “erat”ın halkın evladı olması nedeniyle halk kitlelerinin desteğini alabiliyor. Bu propagandayı sürdürenler, “asker”in Türk-Osmanlı tarihinin eski dönemleri bir yana, İkinci Meşrutiyetin ilanı, Jön Türk Devrimi, cumhuriyetin kuruluşu ve burjuva devletinin şekillendirilmesinde oynadığı belirleyici rolden güç almış, devletin ve “millet”in varlığı ve yaşamını Ordu ile özdeşleştirmiş ve sözüm ona demokratik parlamenter rejim dedikleri yapının üzerindeki ‘asker vesayeti’ni dayanak almışlardır. Genelkurmay her dönem ve güncel politikanın her alanında hükümetleri ve sermaye partilerini yönlendirme, Anayasa ve yasaların belirlenmesi ve işleyişinde belirleyici olma tutumunu sürdürmüş; generalleri “kışlalarına çekilme”ye zorlayacak güçlü bir halk muhalefetinin ortaya çıkmaması, “çelik cesaret”le politikaya müdahalelerini olanaklı kılmıştır.
“Asker”in politikayla ilişkisi, generallerin hükümetlere, partilere, kurum ve kuruluşlara ve “sıradan” yurttaşlara üstten; devletin ve milletin “gerçek sahibi”; sistemin “koruma ve kollama gücü” gerekçeli buyurganlığı olarak şekillenmiş ve geleneksel bir cumhuriyet klasiği olarak bugüne kadar gelmiştir. Son 49 yıl içinde üçü yönetime fiili el koyma ve çok sayıda muhtırayla hükümetleri ve burjuva politikasını şekillendirme “girişimi” olarak ortaya çıkan askeri müdahalelerin gerekçesi hemen her zaman “cumhuriyeti kollama ve koruma görevi” olarak ilan edilmiştir. İnsanlar katledilmiş, idam edilmiş, işkence tezgahlarına yatırılmış, zindanlar doldurulmuş, kitaplar yakılmış, düşünce ve örgütlenme hakkı sürekli olarak zincirli tutulmuş, Kürtlere karşı ise özel bir duyarlılık gösterilerek bizzat generallerin lafzı ile bu “sözde vatandaşlar”ın hizaya getirilmesi ve ulusal kimliklerinin inkarı ve eritilmesi politikasını benimsemeleri için tank, top ve hava bombardımanları dahil tüm silahlar kullanılmıştır. “Tek millet-tek dil” anlayışı doğrultusunda ülkede yaşayan herkesin Türk olduğu, dahası olması gerektiği, Türk olma mutluluk nedeni ve kaynağı gösterilerek empoze edilmiş ve bir ideolojik şekillendirmeye gidilmiştir.
Bunlar yapılırken demokratik bir siyasal sistem yönündeki her istem ve davranış şiddetle bastırılarak cezalandırılmış, demokrasinin Türkiye için “lüks olduğu” propaganda edilmiş, sosyal uyanışın ekonomik gelişme ve “Türk’ün milli çıkarları”yla bağı askeri disiplin kaideleriyle ayarlanmak istenmiştir.
TOPLUMSAL DEĞİŞİM,
ÇÖZÜLÜŞ ve YENİYE
İHTİYAÇ
Ancak toplumsal yaşamda değişim ve gelişmelerin baskı ve silah gücüyle de olsa tümüyle engellenmesi olanaksızdır. Bugün yaşanan çözülme, çatışma ve arayışlar ise Türkiye’nin birikmiş sorunlarını eskisi gibi göstermektedir. İktisadi-sosyal yaşamın değişime ve yenilenmeye gösterdiği engellenemez ve kesin gereksinim, sistemin ve devletin siyasal-hukuki ve sosyal yapısını zorlayarak ilerlemektedir. Birçok kapitalist yöneticinin burjuva politik arenada rakiplerine karşı koz olarak kullandığı “değişim” bir gerçektir ve sermaye düzenini temelden sarsıcı sosyal-sınıfsal dinamiklerin şahsında kendini dayatırken, burjuvazi ve kurumları onu kendi çıkarları yönünde şekillendirmek istemektedirler.
Koşullar değişimi, yeniden şekillenmeyi, güçler arası ve güçlerin kendi aralarındaki ilişkilerin yenilenmesini dayatmaktadır. Demokratik siyasal özgürlüklere dayanan bir siyasal-sosyal sisteme artan gereksinim, Kürt sorununun çözümünün bizzat Kürtlerin mücadelesi ve uluslararası-bölgesel gelişmelerin baskısıyla zorunluluk göstermesi, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirme ve sömürü düzenine karşı tutumlarında görülen farklılıklar, tekelci gericiliğe ve sermaye çıkarlarına hizmet etme ortak paydasına sahip “askeri” ve “sivil” kurum ve partilerin ilişkilerindeki değişim, sistemin dinamik güçlerinin değişim istemiyle bağlıdır.
“Açılım” açıklamalarını zorunlu kılan da bu daha kapsamlı ulusal ve uluslararası etken, gelişme, değişim ve koşullardır. AKP değil de bir başka parti ve hükümet de işbaşında olsaydı, son otuz yılda yaşanan olayların; ulusal bazda ve uluslararası alanda meydana gelen değişim ve gelişmelerin ve halkların mücadelesinin (Somut durumda Kürt mücadelesi) sonucu bu talepler gündeme gelecek, sermaye güçleri arası çatışma ve “uzlaşma”lar dahil olaylar yaşanabilecekti. AKP’nin ‘farkı’ ya da “şansı”, ABD desteği, ABD politikalarının bir askeri darbeyi bugün için gerekli kılmaması ve çok geniş bir “Müslüman taban”ın talep ve inançlarının üzerinden politika yapmasının sağladığı olanaklara sahip olmasıdır.
Toplumsal değişim ve gelişmeler generallerin “baş tacı edilmesi” anlayış ve tutumuna da darbe vurmuştur. “Ordu” ile “generaller hiyerarşisi”ni bir gösteren propagandanın aldatıcı özelliği görülmeye başlanmıştır. Onun, “cumhuriyeti koruma ve kollama” adına neredeyse gelenekselleştirilen darbe ve müdahaleleri haklı göstermeye amade olduğu ortaya çıkmıştır. Enerjiden otomotiv sanayiine, bankacılıktan silah sanayiine önemli sektörlerde faaliyet yürüten silahlı gücün bünyesinde farklı çıkar ve hedeflere bağlı kamplaşmalar oluşmuş, bireysel çıkar ilişkilerinin kurum içinde de organize olması ve çatışmalara yol açması engellenemez hale gelmiştir. Dini sözüm ona laiklik adına kullanmaktan kaçınmayan generaller ve başında bulundukları kurum “Dinin farklı yorum ve bölümlenmeleri” üzerinden çatışmalara, sızma ve sızdırmalara açık hale gelmiştir. Yaptıkları darbe hazırlıkları, planlamaları, “en gizli” diye gösterdikleri iç yazışma ve istihbari hazırlıkları gazete ve televizyonlarda çarşaf çarşaf teşhir edilmektedir.
Ne millet birlik-bütünlük gösteren bir tarihsel kategoridir ne de birlik-bütünlüğün “sonsuza dek süreceği” vaaz ve vaadinin bir tek olsun sağlam dayanağı bulunmaktadır. Ne “çelik yapılı kurum”un eski saygınlığı kalmıştır ne de kendi içindeki “birlik ve disiplini”nden söz edilebilir! İddiaların tümü de dayanaksızdır. İç bölünmelerini, sınıf ayrılıkları ve çatışmalarını, sermaye içi kavgaları ve ulusal-etnik farklılıkları inkarla bir yere gidilemeyecektir. Kurgu sağlam ve inandırıcı değildir. Toplumsal yaşam ve toplumların tarihine ilişkin konuşulduğunda hiç kimse “sonsuzca” vaadlerde bulunamaz. Orada bir “sonsuzluk!” yoktur. “Eski cenneti”nde ve “eskisi gibi” yaşama olanağı artık hiç kimse için söz konusu değildir.
A. Cihan Soylu
ÖNCEKİ HABER

DTP’den suç duyurusu

SONRAKİ HABER

Adana Salih Tekstil işçileri alacaklarını istiyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa