DURUM

DURUM

  • Son günlerde Türkiye’nin dış politikasında bir “eksen kaymasının” olduğuna ilişkin yoğun bir tartışma var.


    Son günlerde Türkiye’nin dış politikasında bir “eksen kaymasının” olduğuna ilişkin yoğun bir tartışma var. Eksen kaymasını iddia edenlerin gerekçeleri şunlar; Başbakan’ın Irak ve İran’a yaptığı ziyaret, İsrail’e ilişkin yapılan açıklamalar ve Anadolu Kartalı tatbikatından İsrail’in çıkarılması, İran’ın atom çalışmaları ile ilgili yapılan açıklamalar vb. bu eksen kaymasının belirtileri olarak yorumlanıyor. Sonuç şöyle bağlanıyor, ‘Türkiye Batı ekseninden Doğu eksenine doğru kayıyor. Bu ise son derce tehlikeli bir gelişmedir.’
    Bu tartışmalara biraz yakından bakmak gerekiyor. Önce şu eksen meselesinin tanımından başlamak gerekiyor. Hatırlatmak gerekir ki, bir eksenden söz edebilmek için öncelikle bir merkezin olması gerekiyor. Türkçe sözlükte eksenin ilk tanımı şu, bir cismi iki eşit parçaya bölen çizgi, mihver. Üçüncü tanımı ise dingil. Bir de dönme ekseni var. Onun tanımı da şöyle; dönen bir cismin her noktasının çizdiği çemberlerin merkezlerinden geçen doğru.
    Politik literatürde eksenin geçmişte blokları tanımlamak için de kullanıldığını biliyoruz. Türkiye’nin politikasının, ekonomisinin, diplomasisinin ve askeriyesinin batıya bağlı ve bağımlı olduğu bir gerçektir. Bu gerçek sadece söz ve temennilere dayanmayıp, NATO’ya bağlılık, AB’ye aday ülke olmak, özellikle de ABD’ye göbekten bağımlı olmak olarak ikili ve çok yönlü anlaşmalar ve bu anlaşmaların oluşturduğu kurumlar tarafından belirlenmiştir. Yani merkez ABD’dir.
    Son dönemlerde Türkiye’nin Ortadoğu’ya daha fazla ilgi gösterdiği, “komşularla sıfır problem, çok yönlü politika, stratejik derinlik” vb. kavramlarla açıklanıp desteklenen politikalar yürütmeye çalıştığı görülmektedir. Bir ülkenin kendi bağımsız çıkarları temelinde dış politika yürütmesi, ama bu çıkarların başka ülkelerin haklarını ve hukuklarını çiğnememesi, gerici emellere dayanmaması istenen bir şeydir. Burada açıklanması gereken şudur; Türkiye’nin durumu ve yapmak istedikleri buna uymakta mıdır?
    Gelişmeleri daha yakından ve derinlemesine irdelemek öyle olmadığını ortaya koymaktadır. ABD Başkanı Obama’nın başkan seçilir seçilmez Türkiye’ye gelmesi, AKP Hükümeti ve Başbakan Erdoğan’ın bölgede üstlenmek istediği gerici politikaların niteliğini yeterince açıklamaktadır. ABD Irak’ta zor duruma düşmüş, Afganistan’da batağa saplanmış, İran politikası neredeyse iflas etmiştir. Filistin, İsrail sorunu ise tüm ağırlığı ile ortada durmaktadır. ABD buralarda sadece kendi gücüne dayanarak uzun süre dayanamayacağını bilmekte ve görmektedir.
    Bu durumda yapılacak ilk işlerden birisi müttefiki ve bölgedeki en sağlam dayanağı Türkiye’yi Ortadoğu politikalarının içine daha fazla çekmek, onun askeri gücünden, tarihi, ilişkilerinden, ekonomisinden ve diplomasisinden kendi çıkarları için yararlanmak, bu yolla sarsılan durumunu sağlamlaştırmaya çalışmaktır. Üstelik ABD bu hedeflerini Türkiye İsrail ilişkilerini de bir “ayar”a tabi tutmadan yapamaz. Çünkü Türkiye’ye gösterdiği istikamet Müslüman ülkelerdir. Bunun anlamı İsrail’le askeri ilişkilerin daha farklı olması, ama politik ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesidir. Bütün bu gerici politikalar işbirlikçi Türkiye egemen sınıflarının özlemle istediği ve beklediği politikalardır. İşbirlikçi egemen sınıflar, bu gerici politikada kendi yayılmacı, hegemonyacı emellerinin tatminini de bulmakta, halk arasında boş hayaller yayma imkanını elde ettiklerini düşünmektedirler.
    Bütün bunlar dikkate alındığında, bu dönemde uygulanmaya çalışılan gerici politikanın özgünlüğü ve özelliği şudur ki, işbirlikçi egemen sınıflar bu politikaya gönüllü ve isteklidir. Bu nedenle büyük efendinin zorlamasına, sürüklemesine gerek bırakmamaktadırlar. “Özal yöntemi” yeniden keşfedilmiştir. “ABD ile Türkiye’nin bölge politikaları örtüşmektedir” tespitlerinin altında yatan temel unsur da budur. ABD’nin Irak işgali politikası, işbirlikçi egemen sınıfları bölmüş, ABD’nin tüm ısrarına ve baskısına karşın Türkiye, Irak’a karadan bir cephe açıp, sıcak çatışmaya dahil
    -Erdoğan o zaman ABD askerlerinin Türkiye’den geçişine izin veren teskerenin çıkması için çalışmış, partisi de büyük bir çoğunlukla kabul oyu vermişti!- olmamıştı. Halkın baskısı bu durumu engelleyen temel bir etken olmuştu.
    İşbirlikçi egemen sınıflar bugün farklı bir pozisyondadırlar. ABD ile var olan pürüzler giderilmiş, Türkiye’nin bölgeye kahyalığı onaylanmış, ABD politikalarına istekle ve şevkle katılmalarının yolu açılmıştır. İşbirlikçi egemen sınıfların bölgeye yönelik tarihsel ihtirasları, “eski şaşaalı günlere özlemi” bulunmaktadır. Görülmektedir ki; Türkiye egemen sınıfları kendilerini ABD’nin bu “yeni” politikasına büyük bir gönüllülükle ve şevkle teslim etmişlerdir.
    Bitirirken şunlar söylenebilir; Batı zaten bir bütün değildir ve Türkiye egemen sınıflarının Batı içindeki efendisi de ABD’dir. Dolayısıyla eksen kaymasını ileri sürenlerin iddiaları temelinde bir “eksen kaymasından” söz edilemez. Türkiye “merkeze” yani ABD’ye göbeğinden bağlıdır, onun ekseni etrafında dönmektedir. Ama şu tehlike açık seçik görülmektedir; Bu gerici politika Türkiye egemen sınıflarının farklı kliklerini her geçen gün daha fazla hükümetin arkasında birleştirmektedir.
    Bu nedenle uygulanan politikalar halk için, kardeş halklar için büyük bir tehlike ve tehdit oluşturmaktadır. Çünkü Türkiye uluslararası sorunların, bölge sorunlarının içine boylu boyunca sokulmaktadır. Ama hatırlatmakta yarar var; bu ülkenin halkı “bir koyup üç alma” heveslisi, kraldan çok kralcı kesilen politikacıları, onların partilerini tarihe gömdü. Onların izini takip edenlerin akıbetlerinin de farklı olmaması için herhangi bir neden var mı?
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net