07 Kasım 2009 05:00

KUŞATILAN ÇEVREMİZ

Taşların bağlandığı bir dönemde, 12 Eylül karanlığında başımıza sarılan YÖK belasını protesto etmek için öğrenci gençlik bugün yine sokaklarda olacak, yine coplanacak ve hırpalanacak.

Paylaş

Taşların bağlandığı bir dönemde, 12 Eylül karanlığında başımıza sarılan YÖK belasını protesto etmek için öğrenci gençlik bugün yine sokaklarda olacak, yine coplanacak ve hırpalanacak.
1981 yılında çıkarılan “Yüksek Öğretim Kanunu” önümde duruyor, öylesine açtım bakıyorum. Kanunun bir yerinde yüksek öğretimin amacı, “Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan öğrenciler yetiştirmek” olarak tarifleniyor. Ben bunlardan pek bir şey anlamadım ama vatana millete hayırlı bir şeyler yazdıklarından kuşkum yok. Bir taraftan da düşünüyorum, bu kanun çıktığında ben ODTÜ öğrencisiydim ve okulda Nijerya dahil birçok ülkeden gelen yabancı öğrenciler de vardı. Ne oldu acaba o Nijeryalı öğrencilere, Türk olmanın şerefini duyamadan mı mezun oldular yoksa? Eğer öyleyse çok ayıp ettiler, koskoca YÖK yasasını amacından saptırdılar.
Bütün bir eğitim sistemini allak bullak edip ortaçağ karanlığına sürükleyen YÖK yasası, yasaların hükmünün olmadığı bir dönemde çıkarılmıştır, özünde yasadışıdır. O dönem, faşist cuntanın, halkı Türk-İslam sentezi ile bütünleştirmeye çalıştığı bir dönemdi. Kendilerine, devletin bütün kurumlarını ıslah etmek gibi bir görev biçen cuntacılar, bu kurumları baştan aşağı tırpanlayıp, içlerini boşalttılar ve boşalan yerlere de Aydınlar Ocağı’nın işaret ettiği gerici ve faşistleri getirdiler. Yüzlerce öğretim üyesinin üniversitelerden kovulduğu, sürgün edilip yargılandığı o dönemin bilime verdiği zararın sürekliliğini ise YÖK yasası ile sağladılar.
YÖK, üniversitelerimizi çağdaş bilim anlayışından uzaklaştırdığı gibi, ticarileştirdi ve rant kapısı haline getirdi. Bizim kuşak hatırlar; ‘70’li yıllarda özel fakülteler, yüksekokullar vardı ve sonra birçoğu devletin denetimine geçmişti. YÖK sonrasında ise paralı eğitimin önü açıldı ve özel üniversitelere büyük destekler sağlandı. YÖK’ün ilk çocuğu olan Bilkent Üniversitesi, bir devlet üniversitesinin; ODTܒnün arazisinin gasp edilmesi ile kuruldu; bu araziye paralı üniversite yanında lüks konutlar, hipermarketler ve iş merkezleri de yapıldı ve satıldı. Bu soygunu yapanlar, ortakları olan o darbeci generallere daha sonra fahri profesörlük cübbeleri giydirdi ve ödüller verdi.
Üniversitelerin ticarileşmesi hızla sürüyor, birkaç yıl önce çıkarılan bir yasaya dayanılarak birçok üniversitede teknokentler kuruluyor. Teknokent deyince de yüksek teknoloji üreten bir yer gelmesin sakın aklınıza; bu teknokentler, şirketlere ucuz arsanın ve binanın, vergi ve sigorta primi indiriminin sağlandığı yerlerdir. Buralarda köşe kapabilmek için şirketler yıllarca sırada beklerler, sıraları gelince de orada sadece web sitesi tasarımı yapıp beleşe konarlar, kimse de onlara ne iş yaptıklarını sormaz.
Üniversite öğrencilerinden esirgenen yönetimde söz ve karar hakkı ise yeni çıkacak olan bir garip yönetmelikle yaban ellere verilecek. Üniversitelerde bir danışma kurulu oluşturulacak ve ders programları dahil her konuda bu kurulun kararı uygulanabilecek. Kurul üyeleri arasında kent burjuvazisi ve özenle seçilecek bazı sivil toplum kuruluşları da bulunuyor. Yani bir ilde Ticaret Odası başkanının veya dinci vakıf başkanının üniversite hakkında karar yetkisi olacak, ama öğrencinin olmayacak.
Üniversitelerin yönetiminde öğrenciler karar noktasında yer almalıdır. Bu hakkı elde edebilmek için de öğrencilerin uzun ince bir yoldan geçmesi, zorlu bir mücadeleyi hedeflemesi gerekiyor.
ÖNCEKİ HABER

114 ülke, ‘İsrail savaş suçu işledi’ dedi

SONRAKİ HABER

27. Musa Anter Gazetecilik Ödülleri sahiplerini buldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa