09 Kasım 2009 00:00

Cezaevlerindeki kadınlar

Suç teşkil eden davranış kıstaslarının, bir anlamda toplumun dışlama sınırlarına, devlet geleneğine ilişkin referanslar içerdiğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Paylaş

Suç teşkil eden davranış kıstaslarının, bir anlamda toplumun dışlama sınırlarına, devlet geleneğine ilişkin referanslar içerdiğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Yani “suça eğilimli” olarak addedilen toplumsal gruplar, aynı zamanda suç işlemeden hayatını idame ettirme olanaklarından da maddi ve manevi olarak dışlanan gruplar. Suç sosyolojisi kapsamında ayrı bir tartışma gerektiren bu konulara girmeksizin, cezaevi süreci öncesi ve sonrasındaki bu dışlamanın, cezaevi sürecine ise “yangında en son kurtarılanlar” olarak sirayet ettiğini söylemek mümkün.
Kadınlar dünyada cezaevlerinin küçük bir nüfusunu oluştursa da, bu nüfusun erkek mahpusa oranla çok hızlı olarak arttığı saptanmış. BM’nin 2008 yılında hazırladığı “Kadınlar ve Hapsedilme Üzerine El kitabı” bu konuda bize birkaç önemli bilgi sunuyor. Buna göre; dünya çapında cezai hukuk sisteminin sertleşmesi küçük suçlar nedeniyle hapsedilen kadın sayısında ciddi oranda bir artışa yol açmış. Cezaevi sistemlerinde ise kadın nüfusunun erkek nüfusa oranla azlığı, kadın nüfusun cinsiyete özgü ihtiyaçlarının ihmaline sebep oluyor.
İşte bu nedenlerle Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), 30 Ekim’de verimli geçen bir “Cezaevlerindeki Kadınlar için STK Buluşması” düzenledi. Alışıldık buluşmalardan farklı olarak program, Bakırköy Kadın Ceza ve Tutukevi’ne ziyaret ile başladı. Cezaevindeki kadınların yanı sıra, ceza infaz görevlileri, psikolog, cezaevi müdürü ve savcısı ile kısa bir görüşme yapıldıktan sonra cezaevindeki odalar ve atölyeler gezildi.
CİSST’den Zafer Kıraç ve Binnur Aloğlu’nun katıldığı programda, Amargi, Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi, Mor Çatı, Van Kadın Derneği, Medya İzleme, FilmMor, Uçan Süpürge, İnsan Hakları Derneği, Mazlumder,Türk Tabipler Birliği, Kagider, Af Örgütü ve Kamer’den temsilciler bulundu. Forumun başında Sanatçı Ulrike Möntmann yıllardır dünyanın dört bir yanındaki kadın cezaevlerinde yürüttüğü “This Baby Doll Will Be A Junkie” isimli çalışması ile ilgili bilgi ve görselleri katılımcılarla paylaştı. Bu harika çalışmada Ulrike, özetle, cezaevlerindeki kadınların kendi seslerinden anlattığı öykülerin kaydedildiği ve şiddetin izleri işlendiği oyuncak bebekleri, gittiği ülkelerin muhtelif yerlerine bırakıyor.
Gösterimin ardından pek çok kadın cezaevine göre ehvenişer durumda olan Bakırköy Kadın Cezaevi’nin koşulları değerlendirmeye alındı. İlk akla gelen sorun, tutuklu ve hükümlü sayılarının neredeyse birbirine eşit olması idi. Kadınlar açısından yoksulluğun daha yoğun ve demokratik mekanizmalara ulaşım imkanının daha sorunlu olması, dava öncesi gözaltında tutulma oranlarını ciddi oranda artırıyor. Diğer yandan, iş atölyelerinde üretim yapanların sadece hükümlüler olabilmesi ve atölyelerin Adalet Bakanlığı’nca düzenlenen koşullarına ilişkin sorunlar dikkat çekiyordu. Örgüt temsilcilerinin çoğu, bu atölyelerin özellikle hiçbir geliri ve ziyaretçisi olmayan kadınlar için elzem derecede önemli olduğunu teslim ederken; Adalet Bakanlığınca belirlenen 08.30- 17.00 çalışma saatleri, 20 gün üzerinden hesaplanan sigorta ücreti ve günlüğü 5.5 TL (çıraklar için 3 TL) gibi çalışma koşulları ile şirketler için fason üretim gerçekleştirilen bu atölyelerin birer sömürü alanına dönüştürüldüğünü de belirttiler. Katılımcılar; çocukların sadece süt ihtiyaçlarının karşılanması, çocuklarla anne arasındaki ilişkinin sınırlı olması ve 2 kişilik oda sisteminin uygulanması sorunlarına da değindiler. İlaveten, erkek hapishanelerindeki 120 adet meslek atölyesine karşın, kadın cezaevinde -o da aşçılık, terzilik, kuaförlük, takı olmak üzere- 4 adet atölye bulunduğu görüldü.
Bunların dışında en önemli sorun, sağlık sorunuydu. Cezaevine gelmezden önce yoksulluk sebebiyle birtakım sağlık sıkıntıları yaşayan pek çok kadın olduğu halde, cezaevindeki koşullar da (özellikle oda temizliklerinin ve ortak alanların mahkum tarafından yapılması, çamaşırların ayda bir kez ve sadece çarşaflarla sınırlı olarak yıkanması, sıcak su ve elde yıkadıkları çamaşırları kurutma sorunu, hijyen ürünlerinin -üstelik de satın alındığı halde- hepsinin olmaması gibi sebeplerle) hastalığa davet çıkarıyor. Yeterli ring aracı olmaması, hastanın hastaneye sevkinde jandarmanın görevlendirilmesinin oluşturduğu güçlükler, prosedürün çok yavaş işlemesi ve hasta mahkuma hastanede özel bir statü sağlanmaması nedeniyle hastanın hastaneye sevkinin ciddi sıkıntılara yol açtığı ve cezaevindeki tedavi imkanlarının ise çok sınırlı olduğu görülüyordu. Tabipler Birliği temsilcisi, koruyucu hekimlik yerine tedavi edici hekimlik uygulamasının hastanın tedavisinde sorun oluşturduğu ve burada çalışan doktorların çalışma koşullarının oldukça kötü olduğu bilgisini verdi.
Yukarıda anlatılanlar yapılan gözlemlerin sadece bir kısmı. CİSST, bu konuda derin bir boşluğu doldurarak faaliyet gösterirken “farklı hapsedilme biçimleri” üzerine kafa yoruyor. Üstelik cezaevlerinde yürütülecek mücadeleyi mahkumlarla sınırlı tutmayarak, cezaevleri çalışanlarının koşullarının düzeltilmesi için de uğraş veriyor. Bu açıdan sendikaların da bir an önce cezaevlerinde kötü koşullarda çalışan personele yüzünü dönmesi gerekiyor. Kadın örgütleri içinse kadın mahkumlar ve emekçiler dışında, erkek mahkumun dışarıdaki karısının yaşam koşullarının düzeltilmesi ve cezaevlerine kadın müdür, kadın savcı atanması da önem taşıyor. Nitekim, Türkiye’nin İlk Kadın Cezaevi Müdürü Ümran Yavuzyılmaz da “Kadın-erkek fark etmez, her cezaevini aslında bir kadın yönetmeli” diyor.
Toplumsal mücadele yürüten örgütlerin suçun anlamının ve ceza sisteminin geçirdiği değişimleri göz önünde bulundurarak mahpusların taleplerine kulak vermesi, insanlık onuru açısından artık ertelenemez olandır.
CİSTT ile [email protected] adresinden iletişime geçilebilir.
GÜLNUR ELÇİK
ÖNCEKİ HABER

Partinin çalışkan karıncası; Hatice İldan

SONRAKİ HABER

Egemen Bağış, Prag Büyükelçiliğine atanıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa