Afrodisyas’ta mitoloji günleri

Afrodisyas’ta mitoloji günleri

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nin katkılarıyla, Afrodisyas’ta sanat günleri düzenlendi bu yıl... Antikçağın kalıntıları ve özellikle Afrodisyas Müzesi’nde bu yıl sergilenmeye başlayan onlarca heykel, görenleri büyülüyordu...

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nin katkılarıyla, Afrodisyas’ta sanat günleri düzenlendi bu yıl... Antikçağın kalıntıları ve özellikle Afrodisyas Müzesi’nde bu yıl sergilenmeye başlayan onlarca heykel, görenleri büyülüyordu... Bu yüzlerce heykelin her birinin haliyle kendince bir mitosu, bir öyküsü vardı... Onların mitosları bilinince de bu mermer yontulardan haliyle ayrılmak istemiyordu insan... Derslerine girdiğim üniversitenin ilgili bölümlerinin, katılımcı yazarlara, mitoloji konulu seramik tablolar sunmaları da haliyle beni için için coşturdu...Afrodisyas’ta dünyamızın yaratılışıyla ilgili olarak yaptığımız söyleşiden bir özet sunmak istiyorum bu hafta sizlere...****O çok eski çağlarda insanoğlu, henüz bilimlerde ilerlemediği için, ürettiği mitoslar yoluyla sorularına yanıtlar arıyordu... Dünyanın ve insanın yaratılışıyla ilgili olarak örneğin, şöyle bir mitos düşünüyordu:Daha hiçbir şeyin varolmadığı o eski zamanlarda, Kaos denen büyük bir boşluk vardı yalnızca. Bu büyük boşlukta da zaman içinde, kocaman bir yumurta oluşup olgunlaştı ve bir gün ortasından çatlayıp boydan boya ikiye bölünüverdi! Yumurtanın içinde oluşmuş ilk tanrısal yaratık, ayaklarıyla alt kabuğu aşağıya doğru itti; böylece Yeryüzü oluştu. Elleriyle de üst kabuğu yukarı doğru itti ve Gökyüzü oluştu...Yumurtanın içinde oluşup çatlamış kabukları iten bu ilk kanatlı tanrısal varlığın adı da, Eros denen Aşk’tı.İşte Yeryüzü ve Gökyüzü; yaratıcıları olan Aşk yüzünden, birbirlerine hemen deli divane vuruluverdiler... Gökyüzü, Yeryüzü’ne duyduğu o sınırsız sevgisini kanıtlamak için, mavi giysilerini ışıl ışıl yıldızlarla, ayla, güneşle donattı hemen... Ve mevsimine göre yağmur yağmur, ışık ışık yağdı sevgilisi olan Yeryüzü’nün topraktan bedeni üstüne... Yeryüzü de, aşık olduğu Gökyüzü’nün yağdırdığı o ışık ve yağmurları; topraktan bedeninin bütün şehveti ve sıcaklığıyla, en güzel bitkilere, tahıllara, en lezzetli meyve ağaçlarına dönüştürdü... Ve onların bu karşılıklı sevgileri ve üretimleri sürerken, Aşk oklarının yaramaz tanrısı Eros da hep yanlarında oldu... Bu yüzden de Yeryüzü’nü ve Gökyüzü’nü artık hep o Eros denen Aşk yönlendirmeye başladı...Bu yaratımlarını tamamladıktan sonra Gökyüzü’yle Yeryüzü; dünyayı yönlendirmek ve şekillendirmek üzere, kendi benzerleri olan o güzel insanları yaratmaya karar verdiler. Böylece Gökyüzü’nün döktüğü ışık ve yağmur sağnaklarıylarıyla harmanlanan Yeryüzü, kendi öz çocukları olacak insanları doğurdu toprak bedeninden... Ve onları kendilerinde bile olmayan olağanüstü akıl ve yeteneklerle donattılar... Haliyle dünyamızı da çeşit çeşit güzellik ve nimetlerle doldurdular. Sırf öz çocukları olan bu insanoğulları, ne istiyorlarsa bol bol üretip tüketsinler diye. Ve gene hep aydınlıkta yaşasınlar diye ateşle, ışıkla donattılar onları. Bu arada onların mutluluklarına yardımcı olacak insan benzeri, çok güçlü kahramanlar da yarattılar... Sonra da yalnızca sevgiye, kardeşliğe dayanan bir zemberekle kurdular dünyamızın düzenini... Ondan sonra da kendi hallerinde yaşayıp gitmek için, sessizce şimdiki yerlerine çekildiler...Ne var ki çok geçmeden tanrılar ve kahramanlar arasında taht ve egemenlik savaşları başladı... Kısa sürede bu kavgalar, insanlara da bulaştı...Ondan sonra da haliyle olanlar olmaya başladı... Birbirlerine hasım kesilen tanrılar ve kahramanlar; dağları, tepeleri koparıp koparıp birbirlerinin üstüne attılar... Haliyle kısa sürede, Ege ve Akdeniz coğrafyasında binlerce adacık, yamru yumru sayısız dağlar, ovalar oluştu... İşte bu hengâmede, korkular içinde kendilerine yol yordam arayan umarsız insanoğullarının yardımına, gene kendi içlerinden çıkan soylu sanatçılar yetişti. Ürkünç mitoslara insancıl anlamlar yükleyip insanoğlunun önünü aydınlatmaya çalıştılar... Böylece sanatın ve bilimlerin mayasını ve hamurunu oluşturan bu mitoslar; insanlığın bin yıllardır düşe kalka da olsa sürdürdüğü uygarlık yolundaki o büyük yürüyüşünde, en etkin kılavuz fenerlerine dönüştüler...Örneğin Egeli büyük Homeros; sanatların, felsefenin, tarihin, kısaca uygarlığın kaynağı olmuş mitoslarla yüklü sözlü destanları, kendi dehasıyla arıtıp yorumladıktan sonra onları, İlyada ve Odisseya adlı destanlar olarak yazıya döktü. İlyada destanında örneğin, Çanakkale yakınlarındaki Troya’da olmuş ilk kıtalar arası yağmacı savaşlar sırasında insanların ve tanrıların serüvenlerini, evrensel bir hümanizmayla yükledi. O yüzden örneğin, Homeros’un kendisi, işgal altındaki Troyalıların saflarında yeralıyordu. Ve Batı uygarlığının üyeleri dediğimiz Avrupalılar da, onun bu destanlarında dillendirdiği mitologyadaki tanrıların ve kahramanların tetiklediği hümanizmayla; bilimlerde, sanatlarda durmadan yol alıyorlardı... Ve üstünde yaşadığımız bu toprakların ölümsüz ozanı Homeros hakkında da onlar, tam kırk beş bin çeşit kitap yazıyorlardı...Bu son satırlardaki “kırk beş bin kitap” söylemi, gerçekten herkesi hem düşündürdü, hem üzdü.... Bizde kaç kitap yazıldığı sorusunu haliyle kimse sormak istemedi....
Yaşar Atan
www.evrensel.net