25 Ekim 2009 04:00

Sıcakken

Sen de sanki herkes izliyormuş gibi ya festival yazıyorsun, ya da gösterime giren filmleri yazıyorsun diyenler olabilir. Ama aşağı yukarı hepimiz bu sayede filmlerle tanışıyoruz, sonra ister sinemada izle, ister festivalde, ister DVD’sini bekle. Filmekimi’ni de sıcakken ben yazayım da, meraklısı filmleri zamanı gelince bulur zaten.

Paylaş
Sen de sanki herkes izliyormuş gibi ya festival yazıyorsun, ya da gösterime giren filmleri yazıyorsun diyenler olabilir. Ama aşağı yukarı hepimiz bu sayede filmlerle tanışıyoruz, sonra ister sinemada izle, ister festivalde, ister DVD’sini bekle. Filmekimi’ni de sıcakken ben yazayım da, meraklısı filmleri zamanı gelince bulur zaten.* Filmekimi’nin en iddialı filmlerinden ikisi, Soderbergh’in Che filmleriydi. Birbirinin devamı gibi düşünülen iki film olarak Che’nin günlüklerinden yola çıkılmış. Biyografik bir film gibi, ama günlüklere dayandığı için mi, yoksa ona rağmen mi bilemeyeceğim, sanki işin özüne dokunmuyor da etrafında dolaşıyor gibi. Gerilla döneminde, Sierra Maestra’da gündelik hayata dair birçok ayrıntı izliyoruz, bu güzel bir şey. Hani sürekli çatışmanın yaşandığı “gerilla-aksiyon” filmi değil. Ama bir süre sonra ayrıntılara boğuluyoruz sanki. Kişisel ayrıntılara odaklanınca, kadınlar meselesi, ya da savaştan korkanlara kötü davranmak falan gibi sahneleri uzun uzun koymanın pek bir faydası olur gibi gelmiyor insana. Gerillaya paralel olarak ilerleyen, iktidarı aldıktan sonra yapılmış bir röportaj var, bir de BM konuşması. BM konuşması sahnesi özellikle etkileyici. Benicio Del Toro, Che rolünde, bütün sakinliği ve otoriterliğiyle, bayağı etkileyici.* Haneke’nin son filmi Beyaz Bant (Das Weisse Band) filmlerin önemli bir kısmı gibi Cannes programından. Burada hesapta, Nazilere ve faşizme giden yolda, üstüne düşünmeye dair bir şeyler anlatıyor Haneke. Yani, film üstüne bir şeyler okumak isteyenler bunu öğreniyor. Ama bunu bilmeden filmi izleyebilirsiniz ve hiç böyle bir tema, aklınızın ucundan geçmez. Hikaye, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avusturya’nın taşrasında bir köyde geçiyor. Köyde birilerine kötü bir şeyler oluyor, muhtemelen bunu çocuklar yapıyor. Ama kimse çocuğuna bunu konduramıyor. Bunun faşizmle ilgisi, insan doğası, aslında bizde kötülük de var, inkar etmemek lazım falan gibi duygusal şeylerse, eksik olsun. Öyle hümanist faşizm teorileri yüzünden faşizmin ne olduğunu konuşamaz olduk. İki buçuk saat gerim gerim bunun için mi gerildik?* Parlak Yıldız (Bright Star) Jane Campion’un son filmi. İngiliz romantik şairlerin en önemlilerinden, 25 yaşında ölen John Keats’in hayatından bir kesit. Romantik filmleri seven bir izleyici değilim ama o şiirler günlerce kulaklarımdan gitmedi. Yazık olmuş Keats gibi gencecik yiğide dedik, İngiliz şiiri adına...* Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi (Capitalism: A Love Story) Michael Moore’un kendi kariyerini saçma bir yere götürme çabalarından biri. Güzel filmler yaptı, eyvallah. Bu filmde de güzel işler var zaten, eğlenerek, öfkelenerek, sonda da Enternasyonal’le coşarak izledik. Ama ne izledik? Kapitalizm kötü, demokrasi iyi, Obama iyi, Roosevelt de iyiydi, emekçilere yazık oluyor da, ah o bankalar yok mu falan... Bu kadar iddialı film yapıyorsan, ilk öğreneceğin şeyi ben sana söyleyeyim. İki sınıf var. Birinde emekçiler, ötekinde başkanlar, bankalar falan var. * Festivalin çizgi filmi 9 da hoş bir sürprizdi. Gelecekte geçen yarı karanlık bir hikaye. Herkesin iyi çocuklarla kötü adamlar arasında bölündüğü çizgi filmlerden sıkılan izleyicilerin dikkatine...* Gelelim Ken Loach’un filmine. Hayata Çalım At (Looking For Eric), bir Ken Loach filmi, yani birtakım emekçi hayatları ve onların küçük hikayeleri ve onun o büyük toplum içindeki yeri gibi bir anlatımı var, hem de içinden Eric Cantona geçiyor. Loach sayesinde, İngiliz işçi sınıfı kültürüne hiç yabancı sayılmıyoruz ya, içine futbol girince tam olmuş. Film festivalinin bir başka İngiliz konuğu yönetmen Peter Greenaway’e Uğur Vardan “İngiliz adamsınız, neden filmlerinizde futbol yok” diye sorunca bize acayip gelmişti. Gelmemeli galiba.* Woody Allen Kim Kiminle Nerede (Whatever Works) ile eski mekanına, eski hikayelerine dönmüş, dedikleri gibi. “Sarı seri” de iyiydi, ben öyle koydum adını, Scarlett Johansson çok akılda kaldığı için. Aynı mizahı, daha başka ilişkileri anlatırken kullanıyordu. Ama memleketi New York’a ve gri seriye dönmüş bulunuyor. Daha az ya da daha çok Woody Allen değil, bilenler bilir.
Çağdaş Günerbüyük
ÖNCEKİ HABER

Benim Ülkemde…

SONRAKİ HABER

Reel kesim güven endeksi mayısta 6,6 puan düştü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa