08 Kasım 2009 05:00

Odisseus’un barış yolculuğu

Kral Odisseus, Troya savaşları sonrasında ülkesine dönerken gemileri battı ve rüzgarlar onu, savaş nedir bilmeyen Fayakların adasına çırılçıplak savurdu.

Paylaş
Kral Odisseus, Troya savaşları sonrasında ülkesine dönerken gemileri battı ve rüzgarlar onu, savaş nedir bilmeyen Fayakların adasına çırılçıplak savurdu. Odisseus, oranın kralı Alkinoos ve prenses Nausika’ya ve de yöneticilerine, dinlene dinlene anlatıyordu savaşın yağdırdığı felaketleri...***Gerçekten onu dinleyenler de, yediği savaş vurgunuyla ağır yaralı ve yorgun Odisseus’un acı deneyimlerini kulaklarıyla duymak istiyorlardı... Savaş sonunda devşirilen insanların bir mal gibi alınıp satılması, kısacası insanın insana köle olması ne menem şeydi!.. Bu masal mı, yoksa bir gerçek miydi, bunu bilmek istiyorlardı... Odisseus susunca da herkes öylece sessiz kalakaldı... Sanki bir büyü sarmıştı ortalığı. Ve neden sonra Fayakların kralı ulu gönüllü Alkinoos, Odisseus’a övgüler yağdırdıktan sonra; “Halkımızın birikimlerinden birazını sevgili konuğumuza sunmak istedik” diye konuşmasına başladı; “o yüzden armağanları sandıklara yerleştirdik... İşlenmiş altın, giysiler, kumaşlar, çeşitli yiyecekler... Gene konuğumuzu ülkesine ve halkına sağ salim kavuşturacak tam donanımlı ve tanrıların öfkelerine kulak asmayan bir gemi ve usta kürekçileri de hazır ettik... Hepsi limanda bekliyor... Şimdi hepimiz dağılalım ve yarın sabah sahilde toplanıp konuğumuzu ağırlayalım, akşama doğru da yolcu edelim.” Bu sözlerini alkışlarla karşıladı yöneticiler. Sonra da herkes uyumak üzere evlerine dağıldı.Ertesi sabah Fayak yöneticileri ve halkın ileri gelenleri, konukları Odisseus’u o gün akşam alıp götürecek gemiye yakın meydanda toplandı... Kral Alkinoos, karısı Arete ve güzel kızları Nausika da haliyle oradaydı... Zaten Prenses Nausika, ilk gördüğünden beri aşıktı Odisseus’a ve onun o gün ayrılacağını düşündükçe içini büsbütün bir hüzün dalgası sarıyordu...Bütün gün şölenler düzenlendi Odisseus onuruna. Onun adına geleneksel şaraplar sunuldu tanrılara...Günbatımına doğru da Odisseus, kendisine bunca yakınlık gösteren ve içi çok değerli armağanlarla dolu özel bir gemi hazırlatan halka ve bu güzel halkın yöneticilerine ne diyeceğini bilemiyordu. Üstelik en değerli armağan da, Fayaklar halkının barış yüklü dostluğu ve o dile gelmez kardeşlik duygularıydı. Oysa yirmi yıldır savaştığı Troya’dan ona yalnızca savaşın o dile gelmez acıları kalmıştı.Halka ve yöneticilere dilinden dökülebilen birkaç sözcükle teşekkür etti Odisseus ve kendisine yaşlı gözlerle bakan Prenses Nausika’ya gözü ilişince de daha fazla konuşamadı... Tayfalar, onu büyük bir özenle kolundan tutup gemiye götürdüler. Odisseus bir süre gemiyi gözden geçirdi. Bu güzel gemi, kanlı mal ve ziynetlerle, devşirilen gözü yaşlı kölelerle değil; Fayaklar halkının ona gönülden sunduğu barış ve sevgi armağanlarıyla, onu sağ salim ailesine ve halkına ulaştıracak kürekçilerle yüklüydü...Birden geçmiş yıllarından bazı sahneler üşüşmeye başladı yorgun Odisseus’un yüreğine. Tam yirmi yıl olmuştu güzel karısı Penelopeya’dan, oğlu Telemahos’tan ve de çok sevdiği halkından ayrılalı... Karısı ne yapıyordu acaba onsuz? Belki de kocası öldü diye bir sürü fırsatçı onunla evlenmek için kuyruğa girmişti... Zaten bu düşünceyle yatıp kalkmıştı yıllardır... Aslında bu lanet savaşa, kral olmasına karşın zorla katılmıştı Odisseus... Hatta savaşa katılması için Başkral Agamemnon’un gönderdiği elçilere deli numarası bile yapmıştı!.. Tarlasını sürmüş, tuz ekmişti... O sırada daha bebek olan oğlunu, çift süren öküzlerin önüne koymuştu elçiler. O da hemen çocuğunu kucağına almıştı!.. Haliyle elçiler, onun deli numarası yaptığını hemen anlamışlardı... O yüzden onu savaşa götürmüşlerdi. Ve savaş sırasında da daha neler neler görmüştü... Nice delikanlılar, gerçek savaş nedenini bile bilmeden ha bire yıkılıp yıkılıp gitmişlerdi... Hepsi de sözde Troya’ya kaçırılan güzel Helena’nın namusunu temizlemek için savaştıklarını sanıyordu... Tıpkı bin yıllar süresince bütün halkların öyle sanacağı gibi...Odisseus gemi kalktıktan sonra bütün bunları kırık dökük gözlerinin önünden geçirirken, yirmi yıldır çektiği o inanılmaz savaş yorgunluğu içinde uyuyakaldı. Hani ölüme yakın denen bir uykuydu bu... Gemi de şahlanmış bir at gibi, önündeki denizi köpük dumanlarına dönüştürüyordu... Ve Odisseus uyanmasın diye hiç sallanmıyordu.Sabaha doğru şafak tanrıçası erkenden uyanmış; yeri göğü maviye, yeşile, sarıya boyamaya başlamıştı... O sıralarda da güzel gemi, Odisseus’u ülkesi İtake Adası yakınlarına usulca ulaştırmıştı...
Yaşar Atan
ÖNCEKİ HABER

Sporu ‘şiddetle’ sevmek…

SONRAKİ HABER

ABD’de gözaltında ölen göçmen çocuk sayısı 6’ya yükseldi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa