15 Kasım 2009 05:00

SÖZ OLA TORBA DOLA

Atasözü diye sunulan; atası bilinenlere de özdeyiş etiketi yapıştırılan sözler üzerine düşünürüm arada bir. Hani bir olayın üzerine konduruluverir ya bu sözlerden bir tane.

Paylaş

Atasözü diye sunulan; atası bilinenlere de özdeyiş etiketi yapıştırılan sözler üzerine düşünürüm arada bir. Hani bir olayın üzerine konduruluverir ya bu sözlerden bir tane. Böyle bir durumda olayı değil, olaya yakıştırılan sözü düşünürüm daha çok. Bir şeye dayandırılmak istenmiştir kuşkusuz da, sözden ders çıkarmak yerine o olayın yinelenip durması şaşırtıcıdır. Hocanın dediğini yap, gittiği yoldan gitme denilse de, denilenin yapılmadığını, gidilmemesi gereken yoldan gidildiğini gösteriyor yaşam bize. Hoca bile dediğinden başka bir yolda gidiyorsa, bu ve benzeri sözlerin anlamsız kaldığı açıktır; dilime yapışıp kalan söylemle güzel, ama yalnız olduğu söylenen ülkemde.
Düşündükçe de, ister “ata”dan olsun, ister özlü ya da güzel kıvamında olsun özünde bir şey kalmıyor sözün. Bir süre önce, böyle bir söze takıldım kaldım. İçi boşalıverince sözün, doldurmak için nedenler bulmaya çalıştım. “Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır” demiş ya atalardan bir ata, düşünür dururum bu sözün üzerinde yata kalka. Tahsil denilen tahsildarın yaptığı iş değil de, öğretmenin yaptığı iş ise yani eğitimi de içine alan öğretim ise ve bu öğretim, insanın çocukluğunu, gençliğini alıp götürürken bilgisizliğini (cehaletini) de yanına katıyorsa, eşekliğin geride kalmasını çözemiyorum işte. Eşeğe bile eşekliğinin unutturulduğu bir çağda, eğitim gerçekten eğitimse, insanın bilgisizliğinin yanı sıra eşekliğini de alıp götürmeli diye düşünüyor; bilginin eşekliğe bir şey yapamıyor olmasını içime sindiremiyorum bir türlü. Ülkemiz denli güzel ve yalnız olmayan ülkelerde bunun yapıldığını görünce, sindirim olayında daha bir zorluk yaşıyorum üstelik. Bunun nedeni, biz gibi güzel ve yalnız olmamaları olabilir mi? Belki de, yalnız da olsa güzel ülkede tahsil işini beceremiyoruz her tür tahsilatı iyi yapsak da.
Ben böylesi kişisel bir bunalım içindeyken, ülkenin çeşitli yerlerinde de çeşitli bunalımlar yaşanıyordu. Örneğin, Avrupa’nın kültür başkenti(!) olduğu ya da olacağı söylenen İstanbul’da, gece konmuş olmamasına karşın kaçak olduğu söylenen bir okul yıkılıyordu. Eğitimin en güzeliyle yunmuş yıkanmış, bilgisizlikten arınmış insanların neden ve niye böyle bir yapılaşmaya gerek duyduklarını düşündüm onca düşüncemin arasında. Sonra da yapılırken değil de yapılıp bittikten sonra yaygara koparılmasına şaşırdım. Hem de, hazır eğitim için yapılmış yapının değerlendirilmeyip de yıkılmasına... Bu bir tahsil aymazlığı mıydı, yoksa bir çeşit tahsilat uygulaması mı?
Sonra, o İstanbul’u, megakenti, Avrupa’nın kültür başkentini; Osmanlı’nın açık, Cumhuriyet’in gizli başkentini ve de çevresini sular seller aldı götürdü, onlarca canla birlikte. Çarpık kentleşme, yanlış yapılaşma, çıkar çatışması falan filan denildi de bütün bunları yapan, yaptıran, yapılmasına göz yuman, yardım ve yataklık edenlerin üzerine gidilmedi. Ölen öldüğü ile kaldı. Nasıl oluyordu eğitimin(!) tavan yaptığı, her ilde yüksek yüksek öğretim kurumlarının açıldığı; kimi köylerde ise tahsilat için değil tahsil için kilometrelerce yol gidildiği güzel ülkemde bütün bunlar?
Bütün bunların üzerine bir de ayaktopu karşılaşmasında ortalık karışmaz mı? Bursalılar, kentlerinde konuk olan Diyarbakırspor’a yönelik bir açılımda bulunmazlar mı; hem de hükümetin pek anlaşılamayan açılımına karşın. Aynı yandaş, kendi takımının oyuncusunun kardeşinin de oynadığı bir takıma ana avrat düz gitmemiş miydi? İyi de, o Diyarbakırspor takımında oynayan Bursalı bir topçu yok muydu? Ya da olamaz mıydı?.. Diyarbakır’da da Diyarbakırlılar gay guy edip Bursaspor takımına aynen karşılık verirse ne olacak peki?
Bunlar orta alanda yapılan işler. Bir de bunun kale arkası var. Ya da kamera arkası... Büyük büyük gazetenin yeni mi yeni spor yöneticisi, bir TV programı çekimi sırasında büyük bir takıma küfür etmiş, kendini büyüteceğini sanarak. Bir süre de bu olay tartışıldı.
Sıkıcı şeyler bunlar. Sıkıldım ben de. Yazık bana. Yine kendi öz bunalımıma döneyim; tahsil, tahsildar, tahsilat ilişkisi üzerine düşüneyim. Hegel de, “Eğitim, insanları ahlaklı yapma sanatıdır” demiş üstelik; ama Hayyam’ı kızdırdım sanırım:
Dostum, olan olmuş, vahlanma boşuna;
Dünyayı kara zindan etme başına.
Yaşamana bak, elinden tek gelen bu:
Olacakları danışan var mı sana?..
ÜSTÜN YILDIRIM
ÖNCEKİ HABER

Yoksullukla mücadele için dünyanın bütün yoksulları birleşebilir mi?

SONRAKİ HABER

Mersin Valiliği kayyum eylemlerini 15 gün süreyle yasakladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa