TANRILAR BARIŞI SEVMEZDİ

TANRILAR BARIŞI SEVMEZDİ

Kral Odisseus; Troya savaşı sonrası ülkesine dönerken gemileri battı ve rüzgarlar onu, savaş nedir bilmeyen Fayakların adasına çırılçıplak savurdu. Odisseus oranın Kralı Alkinoos ve Prenses Nausikaa’ya ve de yöneticilerine...

Kral Odisseus; Troya savaşı sonrası ülkesine dönerken gemileri battı ve rüzgarlar onu, savaş nedir bilmeyen Fayakların adasına çırılçıplak savurdu. Odisseus oranın Kralı Alkinoos ve Prenses Nausikaa’ya ve de yöneticilerine, dinlene dinlene anlattı savaşın yağdırdığı felaketleri... ***Fayaklar halkı, armağanlarla yükledikleri bir gemiyle yolcu ettiler savaş yorgunu Odisseus’u. Odisseus, yirmi yıldır çektiği o inanılmaz savaş yorgunluğu içinde uyuyakaldı. Gemi de bir at gibi şahlanıp önündeki denizi köpük dumanlarına dönüştürüyordu... Ve Odisseus uyanmasın diye de hiç sallanmıyordu.Sabaha doğru Fayakların armağanı güzel barış gemisi, Odisseus’un özbeöz kendi ülkesi İtake Adası’ndaki dingin bir limana usulca yanaştı. Bu limanı yalçın kayalıklarıyla iki burun kuşatırdı. Ve bu burunlar tanrı Poseydon’un saldığı azgın dalgaların önünü keserdi. O yüzden de buraya yanaşan gemiler, bir kayaya bağlanma gereğini duymazlardı. Koyun gerisindeki küçük bir alanda, yaz kış silme zeytinle yüklü bir zeytin ağacı vardı. Daha ötelerde de gepgeniş üzüm bağları ve meyve bahçeleri uzanıp gidiyordu... Koyun başlangıcında bir mağara vardı. Bu mağarada yaşayan ve Nümfalar da denen peri kızları; kendilerine yakın tarlalardaki meyve ağaçlarının ve üzüm bağlarının bakımıyla uğraşırlardı. Derelerin pırıl aktığı, yeşil tepelerin süslediği bu mağarada; peri kızlarının küpleri, kilden testileri vardı... Mevsimi geldiğinde kendilerinin bakıp hasadını yaptıkları üzümlerden şarap kurarlar; taştan küplerde, kilden kaplarda onları eskitip mayalandırırlardı.... Boş zamanlarında çeşit çeşit kumaşlar da örerler ve bu kumaşların üstlerine, gönüllerinden geçen dünyayı betimleyen örgüler nakışlarlardı... Sonra da onları askılara asarlar, mağaralarına konuk gelen tanrılara ve insanlara gösterirlerdi... Örneğin bu kumaşlardan birinin üstündeki sahneye, tanrılar bile uzun süre bakarlardı. Peri kızlarının nakışladığı bu sahnede; iri iri salkımlarla, çeşit çeşit meyvelerle yüklü ve köylülerin ortak dikip yetiştirdikleri, ürünlerini birlikte topladıkları kocaman bir bağ vardı. Kara kara üzüm salkımları bile açık seçik görülüyordu. Gümüş bir çitle çevrili bu bağın ortasında da, ta köy meydanına dek uzanan bir yol vardı... Köyün genç kızları ve delikanlıları; bağbozumu başladığında, şarkılar söyleyerekten bu bahçeye geliyorlardı. Orada topladıkları bal gibi üzümleri bölüşmek üzere, onları sepetlerle köy meydanına taşıyorlardı. Omuzlarındaki üzüm dolu sepetlerle yürüyen bu şen-şakrak gençler, insanlığın Altınçağ’ını özlemle dillendiren ezgiler söylüyorlardı... Onların ortalarında da bir çocuk, elindeki sazla ve ince sesiyle arada bir türkü tutturuyor; büyüyünce gerçekleştirmek ve dönüştürmek istediği çocuksu ve kavgasız bir dünyadan söz ediyordu. Genç kızlar çocuğun türküsü bitince, birlikte üretip birlikte kardeşçe bölüşmenin mutluluğunu dillendiren yeni bir ezgiye başlıyorlardı... Sepetlerini meydana boşalttıktan sonra da kızlı erkekli bu gençler, el ele tutuşup halaylar çekiyor, ıslıklar çala çala ayaklarını toprağa vuruyorlardı.... Velhasıl bu mağarada yaşayan peri kızları, insanlığın gerçekleştiremediği dünyayı, kumaşları üstünde kendi örgüleriyle dillendirmeye çalışıyorlardı... Ve bu isteklerini, ziyaretlerine gelen tanrılara ve de insanlara aktarıyorlardı...Barışsever Fayakların sundukları barış gemisindeki tayfalar, Nümfaların yaşadığı bu mağaranın önüne getirdiler hâlâ uyuyan Odisseus’u... Gemideki armağanları da bir bir çıkarıp zeytin ağacının altına koydular. Artık Odisseus yirmi yıl önce Troya savaşı uğruna terk ettiği yurduna dönmüştü... Ne var ki olup bitenleri büyük bir hüzünle izleyen ve Odisseus’a olan kini gittikçe şahlanan Denizler Tanrısı Poseydon, doğruca Kazdağları’nda dinlenen Baştanrı Zeus’un yanına gitti: Artık benim tanrılar arasında da saygınlığım kalmadı, Zeus baba! diye içini dökmeye başladı. “Çünkü ölümlü insanlar bile beni dinlemez oldular! Benim soyumdan olan Fayakların gemisi, Odisseus’u sağsalim ülkesine getirdi... Sırf barış adına... Barış uğruna benim saygınlığım gitti... Kızın Tanrıça Atena, Odisseus’un sağ salim ülkesine dönmesini ve Akdeniz’de bir barış süreci başlatmasını istiyormuş. Sen de bu konuda kızına söz vermişsin!... Atena barış tanrıçası olacakmış bundan böyle... Evet, sırf barış yüzünden benim tanrılık onurum ayaklar altına alındı!...”Baştanrı Zeus, kardeşi Poseydon’un öfkesini biraz yatıştırmak için omzunu gülümseyerekten okşamaya başladı...
Yaşar Atan
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.