19 Kasım 2009 05:00

MERCEK

“Tek ulus-tek dil”ci karakterine karşın-, Baykal ve Bahçeli şoven-militarist anlayışının “savaş rantçılığı”yla ayrışan yanları da olan AKP’nin “demokratik açılım”...

Paylaş

“Tek ulus-tek dil”ci karakterine karşın-, Baykal ve Bahçeli şoven-militarist anlayışının “savaş rantçılığı”yla ayrışan yanları da olan AKP’nin “demokratik açılım”- “Milli Birlik ve Demokrasi Projesi” üzerine TBMM oturumunda yapılan tartışmalar, ‘kapitalist parti fraksiyonları’nın halk kitlelerine ve istemlerine karşı tutumlarını bir kez daha ortaya koymasıyla da yararlı olmuştur. Adı açıkça Kürt sorunu olarak anılmasa da Kürt sorununun TBMM gündemine, başlıca oturum konusu olarak yeniden gelmiş olması ve Kürtleri temsilen de orada bulunan Kürt politikacıların tartışmalara katılmış olmaları önemli bir gelişmedir. Sorun cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrası dönemde oturumlara konu olmasından uzun bir dönem sonra yeniden meclis gündemine alınmak zorunda kalınmıştır. Katliamla bastırılan ve 13 Kasım(2009) oturumunda devleti suç tahtasına çivileyecek şekilde, bir “derin diplomat” ve “devlet partisi” yöneticisi tarafından gündeme getirilen ‘sondan önceki son isyan’dan bu yana, Kürtlerin talepleri ve mücadelesinin zorlamasıyla bir meclis oturumu sorunu yeniden ele almıştır. Bu oturumdaki tartışmalar kendilerini “millet”, dahası “halk”ın temsiliyle ilişkili gösteren burjuva parti gruplarının yönetim düzeyindeki politikalarının inkar ve şiddete dayalı karakterini de bir kez daha ortaya koymuştur.
Evet, “Kürt açılımı”-“demokratik açılım” söylemiyle beklenti yaratmaya çalışan ve herkesi kendisini desteklemeye çağıran bir hükümet ve onun çoğunluk partisi, meclisteki açıklamalarıyla ve uygulamaya koyacağını vaadettikleriyle Kürtlerin(ve ulusal politik örgütlerinin) “Anayasal kimlik, Anadilde eğitim hakkı, yerel yönetimlerin yetkilerinin güçlendirilmesi ve ‘özerk yönetim’, genel siyasi af,.”gibi taleplerinden uzak durmaktadır. “Terörizm” söylemi devam etmekte; “Tek devlet, tek ulus, tek dil” tekçiliği sürdürülmekte, Kürtlerin Türk ulusuyla ulusal-politik hak eşitsizliğinin devam ettirilmesi kararlılığı yinelenmektedir. Ancak, eskisinden farklı olarak, Kürt dili ve kültürünün araştırılması için enstitülerin açılması, Kürtçe’nin kullanılması önündeki engellerin -bir ölçüde de olsa- kaldırılması ve “seçmeli ders” olarak öğretilmesi olanağının doğması, siyasal partilerin çalışmalarında kullanılmasının serbest bırakılması, Kürtçe isim yasağının son bulması gibi bazı adımların atılması gündeme de gelmiştir. Devletin başbakan koltuğunda oturan temsilcisi, ”25 yılda terörle mücadeleye yaklaşık 300 milyar dolar gitti. Bu parayla 9 tane GAP yapabilirdik. 25 yıllık sürede kanlı pazar oluştu. Bu kanlı piyasadan ekmek yiyenler var. Terör bittiği zaman bu kanlı piyasanın rantçıları işsiz kalacaklar” diye konuşmuştur. Başbakan’ın, CHP-MHP gibi milliyetçi-şoven partilerin Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmaya hizmet eden karanlık politikalarını hedef alan bu açıklaması, son on yılların toplumsal gerçekliğinin bazı yönleriyle ‘çarpıcı’ bir ifadesidir. Erdoğan ve partisi Kürt direnişini terörle özdeş gösterme tutumunu sürdürmekle birlikte, O, Kürtlere karşı izlenen devlet politikasının ülkeye ve tüm milliyetlerden emekçilere verdiği maddi-manevi ve politik zararı hükümet başkanlığı kürsüsünden ilan etmiştir.
Bunlar küçümsenecek gelişmeler değildir!
GELİŞMELERİN
BAŞLICA NEDENİ ve
AYRIŞTIRICI UNSURU
Bu gelişmelerin ve sermaye partilerinin karakterine dair belirgin özelliklerin bir kez daha ortaya çıkmasını sağlayan tartışmaları gündeme getiren ve AKP yöneticileriyle hükümet başkanını bu türden açıklamalara yönelten esas neden, kuşku yok ki birikmiş toplumsal sorunların egemen sınıf ve kurumları üzerinde yarattığı baskıdır. Kürt sorununun meclis oturumuna konu olmasını, yürürlüğe konan ya da uygulanacağı açıklanan “iyileştirme” politikalarını gündeme getiren dolaysız en önemli etken Kürtlerin tam hak eşitliği mücadelesi ve demokratik bir ülke mücadelesi yürütenlerin kararlılıklarıdır. Kürt özgürlük mücadelesinin kitlesel boyut kazanarak ileri bir düzeye gelmiş olması,- uluslararası güçlerin bölge ve dünya stratejileri kapsamında soruna ‘taraf olma’larının da başlıca nedenlerinden biri- hakim sınıfları politika değişikliklerine zorlamaktadır. Erdoğan ve “dava arkadaşları”nın “açılım” söylemiyle halkın karşısına çıkmalarının nedeni halk kitlelerinin birkaç on yıllık “düşük yoğunluklu savaş”ın yarattığı çok yönlü tahribata duydukları tepkinin giderek büyümesidir. Hükümet partisi halkın isteklerinin dolaysız muhatabıdır ve sermayenin öteki partilerinden farklı olarak daha fazla sorumluluk altındadır. Hiçbir burjuva partisi ve hükümetinin salt burjuva sınıfın desteğiyle ayakta kalamadığı ve hükmedemediği toplumsal tarih dersinin de bilincindedir. İşçi ve emekçilerin, Kürtlerin, Alevi inancından emekçilerin, kadınlar ve gençlik kitlelerinin, iktisadi-sosyal ve politik taleplerle ve neredeyse her gün ülkenin şu ya da bu bölgesinde yerel ya da nispeten daha geniş protestolar, gösteriler, yürüyüşler düzenledikleri bir dönemde, hükümet partisi sözcüleri halkın karşısına değişim, demokrasi, kardeşlik, “Anaların göz yaşı dökmemesi” söylemiyle çıkmak zorunda kalmışlardır.
BAYKAL’IN CHP’Sİ,
İNKAR’IN ADRESİ
Meclis oturumu ve ardısıra sürdürülen tartışmalara bağlı olarak, “Terörle savaş” ve “teslim olsunlar” çığırtkanlığı–tutanaklara da geçerek- bir kez daha tescil olundu. İçişleri Bakanı tarafından ”Terörün sona erdirilmesi ve demokrasinin standartlarının yükseltilmesi” projesi olarak gösterilen “Milli Bütünlük Projesi” “Kürtlerin ulusal haklarını ret” ve sözüm ona “birey olarak Kürt’ün hakkının kabulü”nü ‘bir ayrıntı’ olarak içermesine karşın, şovenist ırkçılar tarafından “Türk bütünlüğünü parçalamaya matuf bir ihanet planı” olarak gösterildi. Bahçeli ve Baykal, inkarcı ve neredeyse törel baskıcı devletin politikasının sözcülüğünü sürdürürlerken, Kürtlerin hem ulusal varlıklarının, taleplerinin ve Türklerle birlikte yaşama yönündeki istek ve açıklamalarının karşısına silahla barikat örülmesini isteyerek, hükümeti bu konuda yeterli şiddet uygulamadığı gerekçesiyle ihanetle suçladılar.
Deniz Baykal, Kürt sorunu üzerine bir tartışmanın TBMM Genel Kurulu’nda yapılmış olmasını“ tarihi bir kırılma” ve “Çok tehlikeli bir etnik ayrıştırma süreci”nin başlatılması olarak gördüğünü açıkladı. O’na göre, “Türk parlamentosu”nda yapılan tartışmaların nedeni milyonlarca Kürt “vatandaşımız değil PKK’nın istekleri”ydi ve bunun da nedeni hükümetin “teröre taviz politikası, terörle mücadele cesaretine sahip olmaması”ydı! Milyonlarca Kürt sokaklarda, alanlarda, parlamentoda, dağlarda vs, vb. her alanda ve yerde ulusal tam hak eşitliğinin Anayasal güvenceye alınmasını, anadilde eğitim dahil dilin her alanda kullanılması önündeki tüm engellerin kaldırılmasını, siyasal genel af çıkarılmasını, izlenen baskı ve saldırı politikası sonucu zarar gören herkesin zararının tazmin edilmesini isterken, Baykal, Kürtlerin ulusal taleplerinin bulunmadığını söyleyecek kadar pervasızdı. “Bir etnik kimlik yararına Anayasal düzenleme yapılamaz” diye sözüm ona yüksek perdeden siyaset dersi vermeye çalışırken, 86 yıllık ayrımcı düzenlemenin sürdürülmesini istiyordu. Türk “etnik kimliği”nin ayrıcalıklı ve büyük burjuvazisinin katliamlarla beslenmiş hegemon durumunun sürdürülmesi için çaba gösteriyor; Kürtlerin ulusal istemlerinin değil, “iş” talebi olduğunu, “Türkiye’nin ilk dönemlerinde izlenen politika gibi” yapmak gerektiğini vaaz ediyordu. Kürtlere ve ulusal-politik ve kültürel taleplerine öfkesini, “O proje çok açık bir biçimde bizim anayasal düzenimizin değiştirilmesini, ulusal bütünlüğümüzün ortadan kaldırılmasını, etnik bir parçalanmanın gerçekleştirilmesini ve devletin bizzat kendi olanaklarıyla bu parçalanmaya katkı verecek şekilde eğitim politikasını değiştirmesini ve yeni Kürdistan coğrafyasının artık kabul edilmesini ön görmektedir” şeklinde dile getirerek, “Türk insanı”nı Kürtlere karşı kışkırtıcı politikasını sürdürdü.
Baykal ve ekibi, “Türk vatanı ve milletinin bütünlüğünün tehlikede olduğu” çığırtkanlığıyla Türk şovenizminin etkisindeki güçleri galeyana getirmeye çalışmakta; “Bu süreç Türkiye’nin temel değerlerini inkar eden bir süreç olarak işlemektedir. Bu sürece karşı milletçe el ele vermemiz ve bu sürecin tahribatından Türkiye’yi kurtarmamız gerekmektedir...” davetiyle Türk-Kürt boğazlaşmasını kışkırtmaktadır. Baykal’ın basın-yayın alanındaki kafadarları bu “kanlı tirad”ı geliştirerek gazete ve televizyonlardan “kıyamet” tellallığı yapıyor; Kürtlerin haklarının tanınmasını ve ‘güvence altına alınması’nı, vatandaşların “Kürtler” ve “Kürt olmayanlar” olarak “ikiye ayrılması” ve “Ben Kürt’üm” diyen(in) “birinci sınıf”, diğerleri(nin) “ikinci sınıf” haline gelmesi olarak gösteriyor; Kürtlerin varlığı ve talepleri kabul edilirse, Türklerin “ikinci sınıf” kategorisine atılacakları korkuluğuyla Türk şovenizminin etkisindeki kesimleri saldırılara yöneltmeye çalışıyorlar. “Bugüne kadar Türkiye’de kimse kökeni nedeniyle hedef seçilmedi, öldürülmedi” diyecek kadar “kör ve sağır” olabiliyor, inkarcılığın çektiği karaperdenin ardında ırkçılığın sofrasına oturarak semiriyorlar. Onlara göre, Kürtlerin eşit haklara sahip olmaları/kavuşmaları “Anayasa’nın eşitlik ilkesinin ihlali” anlamına da geliyordu! Dahası, “Türkiye’nin ‘asli unsuru’ olan Türkler rencide oluyor”lardı!
DERSİM “anımsatması”
VE HALKIN TUTUM
ALMASININ ÖNEMİ
Baykal ekibinin “Deneyimli diplomat ve devlet adamı” payeleriyle mükafatlı “adamı” Öymen’in, “anaların ağlamaması da ne demekmiş. Atatürk, ‘analar ağlamasın’ diye teröre, Kürt isyanlarına karşı savaşı mı durdurdu?” diye, devlet deneyimine atıfta bulunarak, güya “Türk milletinin birliği” adına ettiği sözler, sözde özür dilemelerle üstünden geçilecek hafiflikte yanlışlar olarak görülemezler. Erdoğan’ın Öymen gibilere karşı söyledikleri dayanaksız sayılamazdı: halkın çocuklarının cenazeleri ve emekçilerin acısı üzerinden oturdukları koltuklarında “Şehitler gelsin de biraz daha bağıralım” diye bekleyenler az değildi. Bahçeli, Baykal ve Öymen 13 kasımda değil sadece, ardı sıra gelen günlerde de Kürtlere karşı savaşın sürdürülmesi için hükümete baskı uygulamaya devam ettiler. Birer askeri şef edasında konuştular: “Ya teslim olunacak” ya da! Ya da nın arkasından gelecek olanı yıllar önce general Hasan Kundakçı ile Teoman Koman dile getirmişlerdi: “Öyle bombalar atacaksın ki taş taş üstünde kalmasın!” Diplomasinin “incelikleri”yle bağdaşmaz katılıktaki Öymen’in “Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım’ dedi mi?” sözleri bu anlayışın ürünü ve ısrarlı devamıdır. “Atatürk’ün yaptığı gibi” yapılmalı; -marifetmiş gibi bununla övünüyor ve örnek gösteriyorlar- son tüfek susana, nehirler kan kırmızı akana dek saldırı sürdürülmeli, Kürtlerin ulusal haklarını kullanmalarına olanak tanınmamalı, Kürt inkarı ve asimilasyon politikası sürdürülmeli, katliam ve sürgünlerle sonuca gitmeye çalışılmalı...!
Bombalar, hem de taş üzerinde taş, ayaklar üzerinde baş bırakmayacak bombalar 1938’de de atılmıştır. Ama heyhat, toplumsal yaşamını sürdürecek bir halk inadı ve kendiyle ilgili taleplerinden vazgeçmezlik tutumu oldukça, bombalar da çaresiz kalabiliyor. Sonuç ortada: kılıç şakırtıları altında Türkiye’nin dört bir yanına dağıtılmış “kırım artıkları”nın çocukları ve torunları bulundukları yerlerde katliamı ruhen yeniden yaşarlarken, öfkeyi de biriktirmiş olarak burjuvazinin kanla yazdığı tarihe karşı haykırıştalar. “Ayıptır, zülümdür, cinayettir!”
Devletin Kürt politikasının tüm içeriği, Dersim köylülerinin gün görmüş, ‘saf’ ve saygın bir büyüğünün bu üç sözcüğünde derli toplu dile gelmiştir. Üzerinden 72 yıl geçmiştir, Ama taze ve canlıdır.
Sorun yalnızca Dersimlilerin, Alevi mezhebinden emekçilerin, Kürtlerin “rencide olmaları” olarak alınamaz. Bu sözleriyle Baykal’ın CHP kliği, tüm halk kitlelerinin sorunlarına yaklaşımını ortaya koymuş, Kürtlerin kırımlarla ve inkarla “dize getirilmeleri” politikasındaki ısrarını yinelemiştir. CHP yöneticilerinin “devleti kuran parti” söylemi boş bir avuntu değildir. CHP, “Halkçı Ecevit” dönemi dahil hemen her zaman devleti koruyup kollamada kusur etmemeye çalışan bir parti oldu. Buna rağmen CHP’nin tekelci gericiliğin çıkarlarını emperyalizm işbirlikçiliği çizgisinde sürdüren DP-AP gibi partilerle giriştiği iktidar kavgasında “aydınlanmacı-demokrat, halkçı ve laik” bir parti görünümü vermesi, Alevilerin, ileri Kürt kesimlerinin ve ilerici-demokrat aydın kesimlerinin bu partiyi uzun yıllar desteklemesine yol açtı. Ama aradan geçen uzun zamanda toplumsal gelişme hangi partinin kimin çıkarlarının temsilcisi olduğunu ve halkın sorunları karşısında nasıl bir tutum aldığını daha net olarak açığa çıkarmıştır. Bugünkü CHP’nin Ecevit’in CHP’si ve E. İnönü’nün Sosyal Demokrat Halkçı Partisiyle ciddi farklılıklar taşıdığı, bizzat olayların bağlantısı içinde açıklık kazanmıştır. CHP’nin “altı ok”unun kalanları koyu Türk milliyetçiliği-buna Atatürk milliyetçiliği diyorlar-, askercilik-darbe destekçiliği anlamında devletçiliktir. Halkçılık, devrimcilik, laiklik ise aslında her zaman bir “yama” olarak taşınmıştır, ancak artık uzaklara bir yere atılmıştır. Baykal ekibinin Kürtlere, Alevilere bakışı, egemen burjuvazinin ve devletinin Türk ve Sünni-Hanefi bakışıdır. Halka ve sorunlarına yabancı bir yönetimin hegemonyasındaki CHP, milliyetçiliği Kürt-Ermeni ve diğer halklara karşıtlık olarak almaktadır. O. Öymen’in “acımasız katılık”la dile getirdikleri, sadece Kürt ve Alevilerin değil, insani duygulara ve değer yargılarına sahip her yurttaşın karşı çıkmasını gerektirmektedir. Aydınların seslerini yükseltmeleri, CHP bünyesinde yer alan demokrat-ilerici kesimlerin bu yönetime bayrak açarak partiyi terk etmeleri, inkarcı, saldırı politikalarının; antidemokratizmin etkisiz kılınması açısından da gereklidir.
A. Cihan Soylu
ÖNCEKİ HABER

AKP’ye ve Ergenekonculara mahkum değiliz

SONRAKİ HABER

Türkiye ile Mısır arasındaki ticarette rekor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa