22 Kasım 2009 05:00

ÖZGÜRLÜK

Son üç yılda ülkemde yüz binin üzerinde kişinin telefonları mahkeme kararıyla dinlenmiş. Buraya kadar kimse ürpermiyor; mahkeme kararıyla, yani yasal yoldan yapılan dinlemeleri sorgulamıyor, dinlemelerin bir çok davada delil olarak kullanılmasını, bu deliller temelinde verilen mahkumiyet kararlarını irdelemiyor.

Paylaş

Son üç yılda ülkemde yüz binin üzerinde kişinin telefonları mahkeme kararıyla dinlenmiş. Buraya kadar kimse ürpermiyor; mahkeme kararıyla, yani yasal yoldan yapılan dinlemeleri sorgulamıyor, dinlemelerin bir çok davada delil olarak kullanılmasını, bu deliller temelinde verilen mahkumiyet kararlarını irdelemiyor.
Bir sabah uyanıyorum, bazı yargıç ve savcıların da telefonları dinlenmiş. O ana kadar telefonların mahkeme kararıyla dinlenmesini doğal karşılayanlar ayağa kalkmışlar, büyük bir öfke seliyle, cumhuriyet için tehlike ilan ettikleri siyasi iktidar, daha doğrusu AK PARTİ karşıtı safları siyasi mücadele zeminlerinde toparlama çabasına girmişler: Siyasi iktidar yargıyı baskı altına almaya çalışıyormuş, savcı ve yargıçları sindirmek istiyormuş.
Elimde sabah kahvesi, önce düşünüyorum: Dinleme kararı isteyen savcı, dinleme kararı veren yargıç, dinlenilenler savcı ve yargıçlar. Kendime ön soruları soruyorum: Savcı ve yargıçların telefonları dinlenemez mi? Dinleme kararını isteyen savcı, dinleme kararı veren yargıç ise ve bu kararlar hukuka uygun değilse sorun yargıda değil mi? İşleyen yasal süreçte siyasi iktidarın müdahalesi hangi yoldan gerçekleşiyor da sorun yargının sorunu olmaktan çıkıyor ve siyasi iktidar sorunu oluyor? Yakın zamana kadar yasa dışı telefon dinlemelerini bile mahkumiyet kararlarında gerekçe gösteren mahkeme kararlarını onaylayan Yargıtay değil miydi? İktidarda o parti değil de şu ya da bu parti olsa telefonları dinlenen yüz binin üzerindeki kişi, bu arada savcı ve yargıçlar güvenceye kavuşmuş mu olacaklar?
Sonra, kahvemi bitirmeden hukuk bilgimi tazelemek istiyor ve kitapları açıyorum. Bir kere savcı ve yargıçların telefonlarının dinlenmesini engelleyen bir yasal düzenleme yok. Demek ki onların telefonları da mahkeme kararıyla dinlenebilirmiş. Ceza Kanunu’nun 132-136 maddeleri genel olarak kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal etmeyi suç saymış, cezalandırmış. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135 inci maddesi ise bazı suçlar söz konusu olduğunda, yürütülen soruşturma ve kovuşturmada kişiler arasındaki iletişimin saptanmasına ve dinlenmesine olanak sağlıyor. Ancak yasa bunu sıkı koşullara bağlamış: Bir; ‘Suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebepleri bulunacak’ ve iki; ‘Başka surette delil elde edilmesi imkanı bulunmayacak’. Demek ki, savcı dinleme isteminde bulunurken suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin neler olduğunu somut biçimde açıklayacak ve neden başka surette delil elde edilmesinin olanaksız olduğunu belirtecek. Dinleme kararı verecek yargıç da savcının açıkladığı somut sebeplerin suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe uyandırıp uyandırmadığını, savcının başka surette delil elde edememesinin olay bakımından gerçeğe uygun olup olmadığını inceleyecek. Peki, son üç yılda verilen yüz binin üzerindeki dinleme kararında bu yasal koşullar uygulanmış mı? Savcı ve yargıç telefonlarının dinlenmesini siyasi öfke seline dönüştürmeye çaba gösterenler bu konuda tek söz etmiyorlar. Oysa uygulamada yüz binin üzerindeki dinleme kararı verilirken büyük çoğunlukla bu yasal koşulların varlığı ciddi biçimde araştırılmamıştır. Demek ortada siyasi iktidar sorunu değil, yargı sorunu var.
İstanbul Barosu yönetimi savcı ve yargıçların telefonlarının dinlenmesine karşı yürüyüş yaptı. Yürüyüşe çeşitli baroların, bu arada İzmir Barosu’nun temsilcileri de katıldılar. Oysa yürüyüşün ertesi günü İzmir’de KESK üyesi onlarca kişinin tutuklu bulundukları davanın yargılaması vardı ve sanıklar aleyhine ileri sürülen iddiaların delili olarak telefon dinlemeleri gösteriliyordu. Hiç kimsede, İstanbul Barosu ve İzmir Barosu yönetimlerinde, yürüyüşte kol kola oldukları milletvekillerinin partisi CHP’de tıs yok. Tıs yok, çünkü bir şeyler söyleseler sorun siyasi iktidar sorunu olmaktan çıkar yargı sorunu olarak görülürdü.
Kahvemi tazeledim ve savcı ve yargıç telefonlarının dinlenmesinin siyasi iktidara nasıl bağlandığını anlamaya çalıştım. Bazı yargıç ve savcıların telefonlarının dinlenmesini Adalet Bakanlığı’na bağlı müfettişler istemişler. Nasıl olur ? Adalet müfettişleri ‘idari soruşturma’ yaparlar, ‘ceza soruşturması’ yapma yetkileri yoktur. İdari soruşturma kapsamında telefon dinlenemez. Hakim ve Savcılar Kanunu’nun 101 inci maddesi de adalet müfettişlerine telefon dinleme isteyebilme yetkisi vermiyor. O da ne? Bu Kanuna dayanılarak bir Yönetmelik çıkartılmış, bu yönetmelik adalet müfettişlerine telefon dinleme isteme yetkisi vermiş. Kanuna aykırı yönetmelik! Ne olacak? Yargıç kanuna aykırı olan yönetmelik hükmünü uygulamaz, adalet müfettişlerinin dinleme istemini reddeder. Reddetmiyorsa sorun yargı sorunudur. Deniliyor ki ‘nasıl reddeder?’ Bulunduğu görevden alır, başka bir yerde görevlendirirler sonra! Alın size bir sorun daha: Bir yargıç, kendi istemi dışında bir başka yerde görevlendirilebilir mi? Bu olasıysa, zaten yargının örgütlenmesinde ve işleyişinde adil yargılamaya aykırı bir durum var demektir. O zaman sorun olarak neden yargının örgütlenmesi ve işleyişi değil de sadece bazı savcı ve yargıçların dinlenmesi gündeme getiriliyor? Telekomünikasyon İdaresi Başkanı Başbakan tarafından atanmışsa demokrasi açısından sorun bu atama değil, hiçbir bakanlığa bağlı olmayan, her açıdan özerk bir ‘bilimsel polis’ (adli kolluk) örgütlenmesinin bulunmamasıdır.
İkinci kahvemi bitirirken düşüncem sistemleşiyor, sonuca ulaşıyorum : Yargının örgütlenmesi ve işleyişi demokratik ve adil yargılamaya elverişli değilse ‘yargı sorunu’ vardır. Yargı sorunu varsa, üstelik yargının örgütlenmesinde ve işleyişinde siyasi iktidarın müdahalesine açık kapılar bulunuyorsa ve bu müdahalelere savcı ve yargıçlar kuracakları örgütleri, örneğin sendikaları ile karşı çıkamıyorlarsa yargı sorunu siyasi sorun boyutu kazanır. Ancak hiç kimsenin, hiç birimizin güvencesi iktidarda şu ya da bu partinin bulunması, iktidardaki partinin hangi yolla olursa olsun iktidardan düşürülmesi değildir. Güvencemiz, yargının demokratik ve adil yargılamaya elverişli biçimde yeniden örgütlenmesidir. Sonuca ulaşıyorum ama siyasi kamplaşma temelinde yürütülen siyasi mücadele gündeminden sıkılıyorum. Sıkıntımı dağıtırım umuduyla gazeteyi açıyorum. FBI sorumlusu bireylerin toplanan kişisel verilerinin ABD’ye verilmesini istemiş. Herkes çok kızmış. Kişisel verilerin, yani bizlerin biyometrik verilerinin kendi ülkemizde arşivlenmesine baş kaldırmıyoruz, bunların ABD’ye verilmesine öfkeleniyoruz. Haberleri okumaya devam ediyorum, bir müzedeki denizaltıya konulan ve özellikle öğrencilerin yoğun olarak ziyaret ettikleri bir anda patlatılacak bomba tasarımını içeren belgeye karşı sesimizi göğe ulaştırmıyoruz, bu belgeyi yayınlayan gazeteye karşı hırçınlaşıyoruz. Dersim gündeme gelmiş, Dersim ‘olaylarını’ ‘kaşıyanlara!’ sinirleniyoruz. Okuduğum en son haber: Bir DTP milletvekili önümüzdeki nüfus sayımında insanlara ‘etnik kökenlerinin’ sorulmasını önermiş.
Bu ülkede siyasi yaşam sıkıntısız gün geçirmeye izin vermiyor.
YÜCEL SAYMAN
ÖNCEKİ HABER

SÖZ OLA TORBA DOLA

SONRAKİ HABER

Dersim'de askeri aracın ezdiği 21 yaşındaki genç hayatını kaybetti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa