22 Kasım 2009 05:00

SÖZ OLA TORBA DOLA

Yaşamda bir tek dikili ağacım var; o da oğlum. Daha üç-beş yaşlarındayken annesinin, “Oğlum sen ne biçim çocuksun…” çıkışına, “Anne, şunu iyi bil ki ben sıradan bir çocuk değilim” karşılığını veren, dediği gibi sıra dışı olan tek varlığım, varsıllığım o.

Paylaş

Yaşamda bir tek dikili ağacım var; o da oğlum. Daha üç-beş yaşlarındayken annesinin, “Oğlum sen ne biçim çocuksun…” çıkışına, “Anne, şunu iyi bil ki ben sıradan bir çocuk değilim” karşılığını veren, dediği gibi sıra dışı olan tek varlığım, varsıllığım o. İlk öğretim döneminin yaz dinlencelerinde spor kursu önerisini, “Ben bütün yılı öğretmenlerin şunu yap, bunu yap demesiyle geçirdim, yazın kendi bildiğimi yapacağım” diyerek, haklı olarak geri çeviren özgür ruhlu biri o. Anadolu Lisesi öğrencisiyken derste telefonu çalan ve ne yazık ki açıp konuşan öğretmene(!) “Hocam, özelse biz çıkalım” diyerek inceden giydiren biri.
Öyle sevdim ben onu. Kendine özgü bir duruşu var. Kişilikli, olgun. O, daha sıradan bir çocuk olmadığını söylememişken ana baba arasındaki takım tutma çatışmasından Ankaragücü’nü tuttuğunu söyleyerek sıyrılmıştı. Belli ki çatışmayı durdurmak için ortaya attığı bir çözümdü bu. Başarılı da oldu. Neyse ki bir daha söylemedi bunu. Yine de, o bir günlük yandaşlığına dayanarak, “Oğlum, ‘ben kendi bildiğimi yapacağım’ dedin yaptın. Bari bu yaşında benim dediğimi yap, sporla(!) ilgilen, git, o bir günlük takımın Ankaragücü’ne üye ol, bak başkan ol demiyorum üye ol, ilerde başkan olursan da ol, karışmam ona…” desem, “Hem 12 Eylül’e karşısın; hem de12 Eylül paşasının takımını öneriyorsun bana” derdi büyük olasılıkla ve de çok haklı olarak.
“Kişi kendini bilmek gibi irfan olmaz” demişler ya, ne olduğunu bilen biri o. O nedenle babalarının, analarının sözünden çıkmayan, ayakyoluna gitmek için bile onların gözlerinin içine bakan çocukları yadırgarım. Güncel söylemle GDO gibi görürüm onları. Bu tiplerin yaptığı işlerin örneklerini izliyoruz yaşamın ön ve arka sayfalarında. Yarattıkları GDİ’leri de. Yani genetiği değiştirilmiş işleri de.
Her neyse!.. GDO tartışması sırasında Ankara’da durduk yerde kimi kulüplerin yazgısı bir anda değişiverdi. Bir ilde iki belediye başkanlığı için aynı aileden ikinci bir kişiye onay vermeyen siyasal erkin yanında, aynı kişinin iki takımda görev almasına ses çıkarmadı devlet erki. Bunun suç olduğunu kabul etti; ama kulüplerde buldu suçu. Ve sadece birine, yalnız birine yaptırım uyguladı. Küme çıkmanın aslanın ağzında olduğu bir ortamda suçu olmayan bir GDO’lu tüzel kişiyi küme düşürerek domuz gribine bulaşmışa döndürdü; eğer varsa suçun oluşumunda doğrudan etkisi ve katkısı olan kimi gerçek kişilerin ekmeğine yağ sürmüş, üzerine de bal dökmüş oldu ayaktopunun ilgili ve yetkili kurumu. Ağzı var dili yok bir tüzel kişiliğin, gerçek kişilerin emellerine aracı olmaktan öte nasıl bir eylemi olabilirdi ki bu yaptırımı hak edecek. Hem de tek başına. Yani, üzerlerinde oyun oynanan iki ayrı tüzel kişi varken.
Değişik bir örnekleme yapmak gerekirse, halkı domuz gribine karşı aşı olmaya çağıran; ama çocuklarını aşılatmayan; hem de başbakanla ters düşen sağlık bakanını görevden almak yerine sağlık bakanlığını kapatmak gibi bir şey bu.
Ya da önce, “Ananı al da git”, sonra “Askerlik yan gelip yatma yeri değil” , daha sonrada “Analar ağlamasın” diyen kişiye kızıp T.C.’nin tüzel kişiliğine son vermek gibi…
Oyun alanını sınırlayan çizgilerin içine yönelik olarak oynanan bu oyunlar, 12 Eylül demokrasinin(!) bir uzantısı. Başkanları başbakan olmuş partiler kapatılmış; ama o partilere yön veren başkanlar daha sonra yine başbakan olmuştu. Üstelik kimileri cumhurbaşkanlığına bile çıkmıştı. Tek değişiklik Erdal Eren gibi onlarca, yüzlerce canın yaşamdan koparılmasıydı.
Yeşil alana konuşlandırılmış masa üstünde bunlar olurken sokak ve caddelerde ise çağdaş bir başkente yakışmayacak görüntülerden geçilmiyor ne yazık ki. Şöyle gelip geçerken görülen; ama günlük yaşamı zorlaştıran; ne önü alınabilen, ne arkası kesilebilen kimi çirkinlikler. Kaldırımlar taşıtların kuşatmasında. Mithatpaşa Caddesi’ni Sıhhiye çıkışında Atatürk Bulvarı’ndan ayıran demir parmaklıkların gölgesinde(!) her gün daha bir uzayan araç kuyruğu oluşuyor. Şimdilerde çift sıraya bile dönüştü. Orası artık, anayola çıkışı iyice daraltan açık bir otopark. Kimse ses çıkarmıyor. Emek 8.Cadde ve Bahçelievler 4.Cadde oto galericilerinin ve aşevlerinin egemenliğinde ne zamandır. Kimi yerlerde, örneğin Tuzluçayır’da belediyenin toplu taşım araçlarının uzun aralıklarla gelip gitmesi aktarmalı biletlerin kullanımını engelliyor, bu da bölge halkını zorluyor. Şu sıralar Ankara yine kazılmaya başlandı. Her yer toz, her yer duman ve yağmurda her yer çamur. Gökyüzü ise seçim yatırımı kömürlerin isi, pisiyle kaplı. Gözle bile görülüyor artık. Dilimizde günümüze uygun bir türkü dolanıp duruyoruz:
Gedo (gdo)ların alayım,
Domuz gribi olayım
Ya ben nerede öleyim, oy!..
ÜSTÜN YILDIRIM
ÖNCEKİ HABER

ENSTANTANE

SONRAKİ HABER

Emek Partisinden Petrol-İş’e ziyaret

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa