27 Kasım 2009 05:00

BÖYLE KURBANA CAN KURBAN

Her Kurban Bayramı’nın günlerce öncesinde Türkiye’nin her tarafından hayvan besicileri...

Paylaş

Her Kurban Bayramı’nın günlerce öncesinde Türkiye’nin her tarafından hayvan besicileri, bütün yıl boyunca besledikleri kurbanlıkları satmak için İstanbul gibi büyük şehirlere akın ediyor. Biz kurban nedir, nasıl kesilir, neden verilir, piyasası nasıldır veya alınırken nelere dikkat edilmeli sorularından öte, besicilerin İstanbul’daki kurban pazarlarında karşılaştıkları zorlukları ve hayat hikayelerini anlatmak istedik... Bir pazar sabahı kalemi, defteri; fotoğraf makinesini kaparak Küçükçekmece Sefaköy’de E–5 karayolunun yanı başındaki Atatürk Havalimanı’nın karşısında, içinde küçük bir dereciğin aktığı, yarı bataklık, çamur ve yararsız otların çevresini kapladığı, belediyeye ait boş bir araziye kurulmuş geçici hayvan pazarına daldık.
Şöyle kuş bakışıyla baktığımız zaman koca arazide sarı, yeşil, mavi renkte büyük çadırlar gerilmiş. Çadırların yanında sarı ot balyaları, torbaları üst üste istiflenmiş. Biraz daha yakına sokulunca canlı, sıra dışı, İstanbul’da alışılmadık bir yaşam alanı, göçebe bir mahalle göze çarpıyor. Pazarın içine doğru giriyoruz. Büyük çadırlara tıka basa büyükbaş, küçükbaş hayvanlar doldurulmuş.
Gazeteci olduğumuzu anlar anlamaz bizimle konuşuyorlar. Anlaşılıyor ki objektiflere ve kameralara alışkınlar. Kimisi gülerek: “Mikrofonunuz nerede? Çıkarın da konuşalım,” diye takılıyor.
DANANIN KRALI BURADA
Çadırların arasından çığlıklar birbirine karışıyor,
“66 Yozgat gel babam gel!”
“Malın hası 69’dur, Bayburt’tan gelir.”
“25 burası Erzurum”
“04 Ağrı, mor koyunun özü.”
“65 Van’ın beyaz koyunu.”
“60 Tokat yolları taşlı deyip geçme.”
“Dananın kralı burada, burası 55 Samsun çadırı.”
Her çadırın kapısına, yanına şehirlerin plakası yazılmış. İşte 37 Kastamonu Sabri’nin yeri, 29 Gümüşhaneliler, 75 Ardahan kaşardan güzel mal…
KÜRDÜN DAVETİ GERİ ÇEVRİLMEZ
Burası Anadolu’nun bir kopyası… Her yöreden ayrı ayrı insanlar var. Şiveleri, gülüşleri; yemekleri ve desen desen hayvanları barındırıyor. Güleç yüzlü, her sıkıntıya göğüs gerebilen, nasırlı elleri, kırışık yüzleriyle yaşam direnci dolup taşan rençberler. Muşlu grubu bizi yemeğe davet ediyor. Yok deyince de “nasibinizdir” deyip kolumuzdan tutup zorla oturtuyorlar. “Kürdün daveti geri çevrilmez derler. Yeşil mercimekli tane tane pilav, üstüne tereyağı dökülüyor. Doğuluların ‘gırar’ dedikleri ayran çorbasının kapağı açılınca bir buğuyla kokusu yüzümüze çarpıyor, tadını damağımızda hissediyoruz. Bir soğan yumrukla eziliyor. Köyden getirdikleri lavaş tandır ekmeğini dürüyorlar. Sonra kızarmış tavuktan bir parça kopartıyorlar. Hepsi bir anda kaşıklarını sallıyorlar bir bulgura, bir gırara. Elle yemenin tadı bir başka mı ne! Hem saman balyalarının üstüne kurulmuş sofrayı bir daha nerede bulacağız.
GÖZÜ KÖR OLSUN BU PARANIN
25 Erzurumlu Hasan’ı dinliyoruz bir de: “Gel gardaşım gel, yaz da bizi gazetiye ver. Başlıg paramı toplamıya çalışırem. Tam kırk kelle altın. On baş dana getirdim, satabilirsem evlenecem. Ama ne şansızım bir bilsen, beş yıldır evlenmek istirem evlenemirem. Ahan bir danamda ayağını kırınca kelepir fiyata gasaba verdih.” Hasan dolmuş da dolmuş…
Her taraftan çığlıklar kopuyor, herkes malının en iyisi olduğunu bas bas bağırıyor.
“Yandım ben be!”
“Ne oldu, nedir seni yakan?”
“Üç yıldır gözümden sakındığım danamı sattım, ah gözü kör olsun bu paranın. Her yıl kurbanda bir dana satarım. Bu pazarın en iyi malı olan aha bunu dokuz bin liraya sattım. Böyle kurbana can kurban arkadaş…”
‘HANIM ZAYIFLADIĞIMI GÖRSÜN’
Bilal Güler, Samsun’da besicilik yapıyor. Her yıl yetiştirdiği danasını rekor fiyatlara satıyor. Hatta dokuz bin liraya sattığı danası medyatik olduğu için ‘a’ demişler. Malını öve öve bitiremiyor, bir de ekliyor: “Çek fotoğrafımı babam çek, ver gazeteye belki hanım zayıfladığımı görür.”
Çamurlu bir yolda yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Kimi, çadırın önünde hayvanların yemini karıyor, kimi çayını demlemiş huşuyla yudumluyor, kimi akşam için menemen yapıyor. Önünden geçtiğimiz bir Yozgat çadırının içinden tarhana kokusu taşıyor. Bir gürültü kopuyor, ortalığı bir velvele alıyor. Kavga mı oldu diye koşuyoruz. Bütün bunlar bir pazarlığın kıyameti. Bir Trabzonlu bir Ağrılıdan mal almak için pazarlığa tutuşmuşlar. Trabzonlu;
“İn hemşerum çokdur daa!”
“Daha ne ineceğim, ölü fiyata da mal verilmez ki.”
“Almam uşağum çok fazla.”
“Bundan daha aşağısı zarar, satmam.” Birden Trabzonlu vazgeçiyor, kalabalık onları uzlaştırmak için el ele tutuşturup pazarlığı bitirmek istiyorlar ama ne fayda; Laz alıcı ile Kürt satıcı inada bindirmişler, anlaşacakları yok. (İstanbul/EVRENSEL)

EN İYİSİ AFRİKA’YA KAÇMAK

Uzaktan bağırıyor Artvin çadırının önünden Adem Kara:
“Afrika’ya kaçacağımm!”
“Hayırdır, derdin nedir?”
“Artvin’den, 1500 km uzaklıktan geliyorum, nakliye belimi kırdı zarar ettim. Bir sürü borcum var, gider de borçları ödeyemezsem alacaklılar kesecekler beni, ben de çareyi Afrika’ya kaçmakta buldum. Ne yapalım mal para etmiyor arkadaş, hep masraf hep ziyan.”
“Kaça sattın malları.”
“Değişiyor malına göre; 4 bin lira ile 2 bin lira arasında. En iyisi Afrika’ya kaçmak.”
Esnaf hiçbir zaman memnuniyetini göstermez, esnafın geleneğidir bu.
Çamur deryasına dönmüş yoldan, hayvan dışkılarının ağır kokularının içinden yavaş yavaş çıkıyoruz. Herkes çadırına çekilmeye başlamış. Bir Ağrılı hayvanlarının yanı başına kurduğu divanın üstündeki yatağına uzanmış, yanık bir sesle;
“Pişigvur daş inan, gözleri doldu yaş inan.”
Biz uzaklaştıkça ses yavaş yavaş cılızlaşıyor.
“Kebabı yuttu şiş inan, mal harabın pişigi, ev harabın şigi.”
Kurban pazarının üstünden uçaklar müthiş bir uğultuyla inişe geçiyorlar. Devasa demirden kuşların kopardığı kıyamet Ağrılının ağrılı türküsüne karışıyor.
“Pişte pişte zıkkım yemiş.”

PAZARIN GÜLAY ABLASI
Elinde yem torbasıyla ilerleyen kadın dikkatimizi çekiyor. 60 Tokat Reşadiyeli Gamsızlar çadırının önünde duruyor. Yanına sokuluyoruz, Gülay Abla çamur bulaşmış şalvarının paçalarını silkeliyor. Gülücükler saçan Gülay Hanım’la tanışıyoruz. Bize hikayesini anlatıyor. “Her sene eşim, oğlum ve ben mallarımızı getirip burada satarız. Allah’a şükür, hepsini sattık. Bayram günü teslim edip döneceğiz memlekete. Şimdi üç çocuğum köyde, onlar okula gidiyor. Aklım onlarda kalıyor.” Ama Gülay Abla soyadı gibi gamsız, yüzünden tebessümü eksik etmiyor.
Karanlık çöküyor, müşteriler dağılmaya başlıyorlar. Herkesin yakındığı bir mevzu var ama ne olursa olsun dillerinden şükür düşmüyor.
Kuyruğuna bir İngiliz bayrağı asılı uçak, şimdi Yeşilköy’e iniyor.

ÇIKAR MIYIZ BATAR MIYIZ?

Bir tahta parçasının üstüne,“36 Kars Sarıkamışlı Fatih’in Yeri” yazılı olan çadıra giriyoruz. İçeri adım atar atmaz dayanılmaz bir hayvan dışkısı burnumuza çarpıyor ama bir süre sonra alışıyoruz. Çadır, tahtalar döşenmiş, hayvanlar tıkış tıkış doldurulmuş, iki taraftan uzun oluklar yapılmış. Hemen önlerinde de büyük bidonlara sular doldurulmuş. Çadırın bir köşesine ot balyaları ve yem torbaları iyicene istiflenmiş. Birkaç ot balyası da kapının önüne, üzerine yığılmış. Çadırın; 36 yaşında, başında dört köşeli kasketi, kara kaşlı, gür bıyıklı, heybetli soğuk bakışlı sahibi yerinden ayağa kalkarak bizi karşılıyor. Doğu usulü tanışma faslı uzun sürüyor. Fatih Sade, Sarıkamış’tan oğluyla gelmiş
“On altı yıldır her sene malımı İstanbul’a getirir satarım. Kazansam da kazanmasam da bu işi yaparım. Başka bir işi zaten yapamam da” diyor.
“Nasıl, masrafınız çok oldu mu?”
“Olmaz mı, üç bin lira nakliye, üç bin lira da belediyeye verdik. Çadırla birlikte toplam maliyet on bin lira tuttu. Artık çıkar mıyız, batar mıyız, onu da Allah bilir. Her şey bir tarafa belediyeye verdiğim para gözüme geliyor arkadaş. Boşuna veriyoruz o kadar parayı. Doğru düzgün barınak yapmadılar, çadırımızı kendimiz kurduk. Tuvalet yok, sıkıştın mı hoop dereye yürü. Yatacak yerimiz yine hayvanlarımızın yanı başı. Bayrama kadar da yıkanmak yok. On gündür sıcak su yüzü görmedim. En kötüsü de güvenlik yok kardeşim. Fırsatını buldular mı hemen çalıyorlar. Birini çaldırdın mı tamam kârı marı unut.”
Fatih Sade’ninki de zor hayat, haklı da, ama elden sadece dinleyip yazmak gelir. Bu arada “Elim kolum o benim” dediği oğlu, hayvanların yemini verdikten sonra bir çay koyuyor. Sonra akşam yemeği için hazırlıklar yapılıyor.
Oğlunu göstererek:
“Bu okumadı, benim gibi bu işi yapacak. Tüm bu zorluklara katlanmamın nedir biliyor musunuz? Memlekette olan üç çocuğumu okutma isteğim. Hele iki kızım var ki, onları gittikleri yere kadar okutacağım.”
Telefonu çalıyor. Memleketten kızının sesi çınlıyor. Fatih Sade’nin rengi hemen değişiyor. Yüzüne yansıyan mutluluk bütün çadırı dolduruyor. Çaylarımızı yudumladıktan sonra vedalaşıp başka çadırlara yöneliyoruz.

Yunus Keleş
ÖNCEKİ HABER

Bayram tebriklerinde öpüşmeyin

SONRAKİ HABER

TESK Başkanı: Gross market adı altında ucuzluk algısı oluşturuluyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa