YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

  • Bir yolcu gördüm,


    Bir yolcu gördüm,
    Onu ilk gördüğüm gün edindiğim izlenimler son güne kadar değişmedi. Birlikte yolculuklara çıktık. Geçtiğimiz her yolda, kokusunu paylaştığımız tomurcukların sevinci kadar bencilliklerimizin keskin dikenleri de içimizde büyüdü.
    İlk karşılaşmamızda, yollarda yaşayacağı acıları düşünerek onun adına üzülmüştüm. Bu haliyle zor kaldıracaktı dünyanın yolunu, yolların zahmetini. Neden sonra, olan bitenleri yeniden değerlendirince; aslında kendim için üzüldüğümü fark edecektim.
    Her yolculuğa çıkmadan önce gerilmiş dudaklarının arasından sarıya çalan bir nefes sızar, parmakları kasılıp kalırdı. Önümüzde açılan yollara hiç kıpırdamadan bakarken, orada öylece kalıverecek, bir daha hiçbir yöne doğru bir adım olsun atamayacak diye korkardım.
    Görünüşe bakılırsa, çaresizliği sınırsızdı ve geçicidir diye avuturdum kendimi. Kimi yolcuların vardıkları yerin etkisiyle kapıldıkları girdaplardan biridir diye düşünürdüm. İçine sürüklendiği derin umutsuzluğu yolların yorgunluğuna verirdim. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez halini kendimle pek ilişkilendirmezdim.
    Neden sonra yavaş yavaş açılır, yola çıkardık.
    Ruhunun kıstırılmışlığından da, sözlerinin buğusundan da, göz bebeklerinden çoktan çekilmiş ışıktan da anlaşılıyordu ki, çıktığı her sefer, atlatılması gereken bir badireydi onun için. Durum böyleyken, nasıl olmuştu bilemiyorum ama yolculuklara mahkum hale gelmişti.
    Yine de yolculuklarına vesile olan ve çok geçmeden varlık sebebi haline gelen, yollardan edinilmiş bir şey vardı gizlediği. Tek bir sebep.
    Aslına bakılırsa her yolcunun bir sebebi vardır. Başkaları için aşikar değilse bile yakınında olanlar az çok bilir, en azından hissedebilirler. Onunki neydi, bir türlü çıkaramıyordum. Belki de kalabalıklar içinde geçirdiği uzun yıllardı sebep. Belki de mecburi başlangıçların durmaksızın tekrarlandığı, bitmek bilmeyen ilişkilerin çemberinde her geçen gün daha fazla bunaldığı halde bir türlü bu çıkmazdan kurtulamadığı için azap içinde geçen zamanlardı yolda olmasının sebebi.
    Belki de bu nedenle her söze başlarken gözleri iki yanık misket gibi bakardı. O zamana kadar işittiğim en durgun suların sesiyle anlatmıyorsa eğer, telli kavaklara çarpan rüzgarın fısıltısıyla konuşurdu. İşte o vakitlerde içimde bir bozkır çalısının büyüdüğünü fark ederdim.
    Yolculuklardan söz ederken, asıl zorluğun başlamak değil bitirmek olduğunu söylemesi pek inandırıcı gelmezdi bana. Tıpkı bir fal cüzüne bakar gibi yüzüme bakarak konuşurdu. Halbuki fikrimce, bitirmek her zaman kolay olduğu halde başlamak asıl müşkül olandı.
    O gün yine nereye gideceğini, ne yapacağını, hangi durakta konaklayıp hangi menzile açılacağını bilmeyen bir hali vardı; tıpkı yıllar önceki ilk karşılaşmamızda olduğu gibi. Bir yol mu arıyordu, geçtiği yolların muhasebesini mi yapıyordu, cevabını bulamadım.
    O gün; son sefere çıkacağımız o gün, aradan bunca zaman geçtiği halde her hatırlayışımda içimi ürperten sözleri söyledi…
    Tahmin edeceğiniz gibi bütün bunları, olanca tereddüdüme rağmen bana şimdi söyleten, yollarımızın ayrıldığı o son demde yaşadıklarımdır.
    Dehşetle nereye gideceğimizi sormuştum.
    “Gideceğin yerin ne önemi var?” demişti; “aslolan geçtiğin yollardır...” Dünya alem gibi ben de biliyordum bu cevabı.
    “Peki” diye üstelemiştim; “nerelerden geçerek geldik buraya, bundan sonra nerelerde dolanacak yollarımız, nereye gideceğiz?..” Verdiği kısa cevap her şeyi açıklıyordu:
    “Yoldaşın kadar gidebilirsin yolları, ben daima önce yoldaşımı, sonra yolumu ararım.”
    “Peki, hiç bulduğun oldu mu geçtiğin onca yolda” diye sorduğumu hatırlıyorum…
    Bana böyle baktığını daha önce hiç görmemiştim. Hem merhaba der gibiydi, hem de veda ediyordu...
    ÖZCAN YURDALAN
    www.evrensel.net