30 Kasım 2009 05:00

Wallraff’la Almanya’nın merkezine seyahat

Günter Wallraff, bizde en çok Türkiyeli işçilerin durumlarını gözler önüne serdiği “En Alttakiler” kitabıyla tanınıyor. O günden bu yana da “uslu” durmayan Wallraff, Türkiyeli bir işçinin kılığına girdiği zamanlardan sonra...

Paylaş

Günter Wallraff, bizde en çok Türkiyeli işçilerin durumlarını gözler önüne serdiği “En Alttakiler” kitabıyla tanınıyor. O günden bu yana da “uslu” durmayan Wallraff, Türkiyeli bir işçinin kılığına girdiği zamanlardan sonra, evsiz oldu, Afrikalı oldu, çağrı merkezinde, fırında çalıştı. Her seferinde de gördüklerini yazdıktan ya da filme çektikten ve yayınladıktan sonra, koşulların değişmesine katkıda bulundu.
Son olarak tenini siyaha boyayarak Afrikalı kılığına giren ve ırkçılık üzerine çalışan Wallraff, bu sırada çektiklerini bir film olarak gösterime soktu. Wallraff, üç yıllık emeğinin ürünü olan “Güzel Yeni Dünyadan Ülkenin Merkezine Keşif Yolculuğu” kitabı üzerine sorularımızı yanıtladı. “Önemli olan “Yeni Güzel Dünya”nın cilasını kazımaktı. Ben elimden geldiğince kazıdım ve gerçeği göstermeye çalıştım” diyor...
Neler anlatılıyor kitabınızda?
Almanya’daki sözde güzel yeni dünyayı anlatıyorum. İş yaşamından, sokaktan ve ırkçılıktan örneklerle bu dünyanın pek de güzel olmadığını göstermeye çalışıyorum. Kendi gözlemlerim, araştırdığım kesimlerle beraber olarak onlar gibi çalışarak, yaşayarak yaptığım gözlemler bunlar.
Bundan yaklaşık iki yıl önce bir çağrı merkezinde çalışarak gözlemlerinize başladınız. Orada yaşadıklarınız ve daha sonraki gelişmelerle ilgili bilgi verebilir misiniz?
Köln’de bir çağrı merkezinde çalıştım. Herhangi bir malı satmak, bir konuda kontrat imzalatmak için elimden geleni yapmam, yalan söylemem zorunluydu. Yaşadıklarımı kamuoyuna yansıttıktan sonra bazı koşulların değiştiğini öğrendim. Tüketiciyi koruma kurumları harekete geçti, Federal Tüketiciyi Koruma Bakanlığı, sahtekarlığı yasaklamasa da sınırlayan bir yasa çıkardı. Çağrı merkezleri de, Almanya’da sınırlamalar getirildiği için işyerlerini yurtdışına taşıdılar. Örneğin Türkiye’ye. başta Quelle olmak üzere şirketler, çok düşük ücretler, çok kötü çalışma koşullarıyla orada bürolar açtılar.
Köln’de beraber çalıştıklarımdan biri Türkiye kökenliydi. Ben ona Murat adını verdim. Murat, genellikle döner dükkanı çalıştıran Türkiyelilere telefon ediyor ve devlet daireleriyle sorun yaşamamaları için bir tabela almalarının zorunlu olduğunu söylüyordu! Çok az Almanca bilen ‘müşteri’lerle dahi Almanca konuşması ve kendini Horst Müller diye tanıtması dikkatimi çekti ve nedenini sordum. “Almanlardan korkarlar, daha fazla saygı duyarlar. Bu da satışı arttırır” cevabını aldım. Bu ‘Murat’ bir işçi ailesinin çocuğuydu. Zorluk içinde yaşamışlardı. Sonra çalışmaya başlamış ve biri Bergisch Gladbach’ta olmak üzere iki fabrikada işçi temsilciliği kurmaya kalkışmış ama işten atılmıştı. Daha sonra çağrı merkezinde iş bulduğunu, nasıl yalan söyleyeceği, sahtekarlık yapacağı konusunda eğitildiğini ve bu işi kıvırdığını anlattı.
ENTERNASYONAL BİZİ BİRLEŞTİRDİ
En yorucu çalışmanız olarak değerlendirdiğiniz fırında neler yaşadınız?
Evet ikinci durağım bir fırın oldu. Lidl mağazalarına ekmek pişiren büyük bir fırında çok kötü koşullarda çalıştım. Daha fazla dayanamayacak duruma geldiğim için bir ay sonra işi bıraktım. Her tarafım yanık içindeydi, çok hızlı çalıştığımız için düşüyor, kalkıyor, yaralanıyor, yanıyor ama buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam ediyorduk. Savcılık, çektiğim film yayınlandıktan sonra işveren hakkında dava açtı. Lidl de fırınla sözleşmesini iptal ettiğini açıkladı.
İşçilerin tepkisi nasıldı?
Fırında çok sayıda Türkiye kökenli işçi de çalışmaktaydı. Gerçekten de işçiler arasında en cesur olanlar göç kökenli olanlardı. Şimdi de bakın her işletmede göçmen işçiler işten atılmaya, feragate karşı daha önde ve kararlı mücadele ediyorlar. Bir sendikacı arkadaşım göçmen işçilerin sendikalarda örgütlenme oranının çok yüksek olması ve onurlarını korumak için direnmeleriyle açıkladı bunun nedenini. Fırında da iki kez işçi temsilciliği kurma girişiminde bulunulmuş. Bunu yapanlardan biri Türkiye diğeri Bosna kökenli iki işçi olmuş. İkisinin girişimi de patron tarafından bastırılmış ve ikisi de işten atılmış. Türkiyeli işçilerden biri işten ayrıldığım gün gelip Günter Wallraff olduğumu anladığını ama çalışmamı engellememek için bunu açıklamadığını söyledi. Bir başka anım da, çalışmamızı zorlaştıran arabalardan birini iterken ıslıkla çaldığım Enternasyonal marşıyla ilgili. Nasıl olsa kimse anlamaz diye rahat rahat Enternasyonal’i çalarken, Türkiyeli işçilerden biri bana baktı, göz kırptı ve yumruğunu havaya kaldırdı.
GERÇEK DAHA DA KORKUNÇ
“Kavgamız ölüm kalım kavgası” mı diyor işçiler?
Gerçekten öyle... Geçenlerde Stuttgart’taydım. Orada Daimler’de neler oluyor bitiyor inanılacak gibi değil. 20 bin sözleşmeli işçi, 20 bin taşeron işçi çalışıyor. Taşeron işçiler çok düşük ücretle çalıştırılarak sömürüldüğü gibi sözleşmeli işçilere de onların sayesinde baskı yapılıyor. Taşeron işçiler 12 saat çalıştırılıyor, 8 saatin ücretini alıyor. Sözleşmeli işçilere de “Ayağınızı denk alın, dışarıda milyonlarca işçi çok düşük ücretlerle çalışmaya hazır bekliyor” şantajı yapılıyor. Bunu taşeron firmalara sonsuz haklar tanıyan yasalara imza atan SPD’li Süper Bakan Clement’e borçluyuz. Sosyal hak gaspları, yoksulluğu azgınca arttıran yasalar Almanya’yı o hale getirdi ki, kitabıma “Ülkenin Merkezine Keşif Yolculuğu” adını verdim. Yoksulluk artık kader haline geldi. Babadan oğula geçiyor. Toplumun orta tabakası denilen kesimler bile yoksullukla karşı karşıya. Zenginlere her türlü olanak sunuluyor, sağlık sistemi tamamen paralı hale getirilmeye çalışılıyor. Artık “Yoksullar erken ölüyor” sözü, bir ajitasyon cümlesi olmaktan çıktı. Aylık geliri 1400 avronun altında olanların 10 yıl daha az yaşadığı belgelenmiş durumda. Ölüm kalım kavgası değil mi bu?
Üçüncü durağınız evsizlerin yaşadığı sokaklar oldu. Orada neler keşfettiniz?
Köln’de tren istasyonunun arkasında evsizlerle beraber yaşadım. Şansım olduğunda bir evsizler yurdunda geceledim. Buralarda gizli kamerayla çektiğim film 15 Aralık’ta ZDF’te gösterilecek. Evsizlerin arasında her kesimden insan vardı. İşsiz kalanlar, hastalar, cezaevinden çıkanlar, boşandığı için kriz yaşayanlar, alkol ve uyuşturucu bağımlıları, borçlarını ödemeyip sokağa ‘düşenler’ ve çok az da olsa macera arayıp 10 gün Köln’de 10 gün Frankfurt’ta belki de 10 gün dünyanın bambaşka bir yerinde sokaklarda sabahlayanlar. Çok zor koşullarda yaşıyorlar. Geçen yıl kış soğuk geçti. Ben az bir hastalıkla atlattım ama arkadaşlarımdan biri donarak öldü. Frankfurt’ta evsizlerin geçici barındığı yurtların durumu çok kötüydü. Yaşadıklarımı anlattıktan sonra şehir yönetimi yurtlara insani koşullar getirilmesini kararlaştırdı.


SADECE RENGİM FARKLIYDI
Son olarak da ırkçılığın boyutunu keşfetmek için bir Afro-Alman oldunuz. Almanya’da bu konuda keşfedilecek bir şey kalmış mıydı?
‘Irkçılık yok’ diyenlere, sadece birkaç milimetrelik bir boyanın ırkçılığı göstermesi açısından ilginç bir keşif gezisi oldu. En kolayı da buydu. Sadece tenimin rengini değiştirdim ve başıma kıvırcık bir peruka taktım. Yaşadıklarımdan çoğunu filme yansıtamadım. Yayınlayabilmek için gizli kamerayla çekim yapılan herkesten izin alınması gerekiyordu. Bu nedenle yayınladıklarım izinli olanlar. Örneğin bir spor kulübünün taraftarları sadece siyah olduğum için yaşam hakkımı gasbetmeye kalkıştılar, polisler olmasaydı belki ölmüştüm.
Almanları zorla ırkçı göstermek istediğiniz, provokasyonlar yaptığınız eleştirisine ne diyorsunuz?
Filmimin yüzeysel olduğunu, sadece Almanların ne kadar ırkçı olduğunu göstermek için provokasyonlara giriştiğimi, siyahları rengarenk gömlek, kıvırcık saçla klişelere uygun canlandırdığımı söyleyenler oldu. Ben yaşadıklarımı biliyorum. Eğer söyledikleri doğruysa zorlamayla Afro-Alman olmuştum. Sadece rengim değişikti, Almanca’yı iyi konuşuyordum ve buna rağmen ırkçılığa maruz kaldım. İyi ya işte; bir de Almanya’ya yeni gelmiş bir siyahi olsam neler olurdu kim bilir? Tüm çektiklerim yayınlanabilseydi film çok daha iyi olabilirdi, ama yine de çok sayıda siyahiden ‘Biz bunların bin katını yaşıyoruz’ diye destek aldım. Önemli olan “Yeni Güzel Dünya”nın cilasını kazımaktı. Ben elimden geldiğince kazıdım ve gerçeği göstermeye çalıştım.
Semra Çelik
ÖNCEKİ HABER

Bekleyiş bir umuttur

SONRAKİ HABER

Aliağa Emek ve Barış Şenlikleri'nde emek mücadelesi öne çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa