01 Aralık 2009 00:00

SAĞLICAK

Bir önceki yazımda “Grev için geç bile kaldık” diye yazmıştım.Kamu çalışanları 8 yıl hükümetle oturdu pazarlık yaptı.

Paylaş

Bir önceki yazımda “Grev için geç bile kaldık” diye yazmıştım.
Kamu çalışanları 8 yıl hükümetle oturdu pazarlık yaptı. Nasıl bir pazarlık ise hükümetin söylediği son söz olarak kayıtlara geçti. Sekiz yılda sekiz sıfır… Devleti soyan soyana, kamu çalışanlarına gelince “kaynak yok”…
Kamu çalışanlarının “Toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı” talebinin özünde insanca yaşama ve çalışma hakkı vardı. Bu talep gerçekçiydi, kamu çalışanları haklıydı ve dolayısıyla güçlüydü; 25 Kasım’da yer yerinden oynadı…
Toplu görüşmelerde sürekli topu taca atan ve iradeye ambargo koymaya çalışan hükümet iradeyi alanlarda teslim alamadı. Hastanelerde, okullarda, vergi dairelerinde, postanelerde, demiryollarında, otoyollarda, havayollarında şimdiye kadar görülmemiş olağandışı bir durum vardı.
Öylesine kararlı bir eylem ki, en fazla üyeye sahip ‘yandaş’ konfederasyonun eylem kırıcılığı dahi işe yaramadı. İstanbul’da Beyazıt, Ankara’da Kızılay, İzmir’de Konak meydanları kamu çalışanlarıyla doldu taştı. Türkiye’nin dört bir yanında eş zamanlı yürüyüş ve eylemler yapıldı.
Grevin KESK ve Kamu-Sen birlikteliğiyle yapılması tabanda buluşmayı ve güç birliğini sağladı. Birliktelik iyi değerlendirilirse konfederasyonların gücü sinerjik olarak artabilir.
Diğer tarafta sürekli toplumu magazin haberlerle, paparazzilerle oyalayan, gündemi değiştiren medya bu kez temel sorunları yok sayamadı, gündemin ağırlığı ve realitesi altında ezildi.
KESK’in işi şimdi çok daha zor. KESK bir iddia koydu, canla başla çalıştı ve grev hedefine ulaştı. Hükümetle restleşti ve resti tüm kamu çalışanlarını arkasına alarak gördü. Artık daha büyük bir hedef ve yeni bir iddia ile mücadele edebilmenin yolunu bulması gerekiyor. Çıta artık biraz daha yukarıda…
AKP adına Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik grev sonrasında kamu çalışanları için “Vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürme hakkına sahip değiller” dedi.
AKP tüm toplumu aldatarak büyük vaatlerle iktidara geldi. Halen de vaatlerini sürdürüyor. Hükümet olduklarından bu yana emek cephesinde hayatı ıstıraba dönüştürdüler. Çalışana yüzde 2.5-5’lik zamlara karşılık; akaryakıt, elektrik, su, gaz gibi temel tüketim maddelerine gelen zamlar ve dar gelirliler için zorunlu ‘tasarruf’ dönemleri her geçen gün yoksulluğun daha da artmasını sağladı. Yoksulluk da beraberinde sağlıksızlığı getirdi…
Genel Sağlık Sigortası uygulamasıyla gelen ‘sağlık vergisi’ ile vatandaşa “Artık sağlığını da koruma” mesajı verildi. Beslenemeyen, ısınamayan, su-elektrik tüketmeye korkan insanlar artık sağlığını da yitirmeye aday durumdalar…
Son seçimlerde de görüldüğü gibi AKP için inişe geçiş başladı ve bu süreç süratle de hızlanıyor. Kamu çalışanları hayatımızı ıstıraba dönüştüren hükümete karşı, bilerek, isteyerek ve taammüden hizmeti durdurdu. Hizmetin verilmeye çalışıldığı yerlerde ya da grevin kırıldığı yerlerde de toplum hizmeti almayarak eyleme destek oldu.
İnsanlar kamu kurumlarına gelmedi. Hastalar sağlık kurumlarına gitmedi. Sağlık personelinin eylem kırmak istediği yerde hasta yoktu. Derse girmek isteyen öğretmenler sınıflarda öğrenci bulamadı…
Bir kez daha anlaşıldı ki; memurun, sözleşmelinin, işçinin ya da toplumun diğer ezilen kesimlerinin sorunları aynı. Bir başka ifadeyle emek-sermaye çelişkisi toplumun tüm kesimlerini doğrudan ilgilendiriyor.
Toplu iş sözleşmesi ve grev hakkı uluslararası hukuka girmiş ve ulusal hukukta yer almış bir kazanımdır. Türkiye, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ile birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 87, 98 ve 151 sayılı sözleşmelerinin altına imza atmıştır. Ya uluslararası hukuku onaylamazsınız, ya da onayladığınız hukuka uygun yasa çıkartırsınız. Sormazlar mı size; TBMM’de bu haklar kabul edilip yasa çıkarma sözü verirken bir gün verilen hakların isteneceği aklınıza gelmedi mi?
5 Kasım 2003 sağlıkta grev günüydü ve bu eylem sonrasında birçok sağlık emekçisi sorgulanıp yargılandı. Hiçbiri ceza almadı. Danıştay konuyla ilgili birçok davada aynı kararı vererek “Kamu görevlilerinin, sendikasının aldığı karar doğrultusunda işe gelmemesi, işini bırakması hukuka uygundur” sonucuna vardı ve “İşe gelmeme geçerli mazeret” olarak kabul edildi.
Hükümet cephesi öncelikle bu kararları incelemeli…
Hükümetler, uluslararası hukuka ve yargı kararlarına rağmen; örgütlenme hakkını kısıtlıyorlar, sendika yöneticilerinin güvencesini yok sayıyorlar, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkını tanımıyorlar. Sendikacılar soruşturmalardan, sürgünlerden ve yıldırma politikalarından kurtulamıyorlar.
Bugün koşulların kamu çalışanları lehine olduğu bir dönemdeyiz. Daha kitlesel eylemlerle özlük haklarını iyileştirebilir, toplu iş sözleşmesi ve grev hakkını kazanabiliriz.
CELAL EMİROĞLU
ÖNCEKİ HABER

Emekli oldu borçlu çıktı

SONRAKİ HABER

Nurettin Canikli, Rabia Naz’ın babası hakkında suç duyurusunda bulundu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa